Balık Kalbi Kendini Yeniliyor

Zebra balıkları üzerinde yapılan bir araştırma bu balıkların otomatik bir kalp yenileme sistemine sahip olduğunu ortaya çıkardı. Araştırmanın sonuçları kalp hastalıklarını tedavide kullanılabilecek. Howard Hughes Tıp Enstitüsü’nden Mark Keating liderliğindeki bilim adamları balığın kalbini tam %20 oranında kesiler. Kalbinin 5’te biri kesilmiş balıklar 1 hafta sonunda normal balıklar seviyesinde bir hareketlilliğe kavuştular. 1 ay sonunda ise yepyeni bir kalp duvarı örülmüş oldu. İki ay sonunda ise kalp üzerinde hiçbir yara izi kalmayacak şekilde yenilenme tamamlanmış oldu. Bu yenilenme sırasında kalp hücreleri arasında çok yönlü bir işbirliği yürütülüyor. İlk aşamada yaranın üzeri örtülecek şekilde kalp hücreleri üretiliyor. Bundan sonra hücrelerde kalbin eksik bölümünü dolduracak hızlı bir üreme başlıyor. Bu yenilemede en şaşırtıcı davranış ise komşu kalp hücrelerinden geliyor. Bu özelleşmiş kalp hücreleri kendi özelliklerini bir yana bırakıp farklılaşıp gerekli yerlere göç ediyorlar. Birer kök hücresi olan bu komşu hücreler gerekli bölgedeki dokunun özelliğine bürünüp başlangıçtaki karakterlerini bir yana bırakmış oluyorlar. Hücreler arasındaki bu işbirliği moleküler seviyede anlaşılabilecek olursa insanlarda kalp sıkışmaları sonucu meydana gelen doku zedelenmelerini tedavi etmek mümkün olabilecek. Ancak hücrelerin birbirleriyle haberleşmede kullandıkları “dili” anlamak günümüzün ileri bilim seviyesiyle bile yakın görülmüyor. Bu yüzden balık kalbindeki hücre işbirliği bilim adamları için önemli bir model oluşturuyor. Araştırma lideri Keating “ Bu balık, araştırmalarımızı ‘Karanlık Çağlar”dan çıkarabilir” yorumunu yapıyor(1). Bu balık canlı hücrelerdeki bilinci bir kez daha göstermiş oluyor. Şuursuz atomlardan meydana gelen ve herhangi bir düşünme yeteneğine sahip olmayan hücreler arasında böyle bir işbirliğinin sürdürülmesi, tüm bu hücrelerin ilhamla hareket ettiğini gösteriyor. Allah yeryüzündeki sayısız canlıdaki hücrelerin her birini kontrol etmektedir. Mülkün tümü O’na aittir. “Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Sizin Allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur”. (Bakara Suresi, 107) (1)

Danışma Kurulu Oluşturan Karıncalar

Karınca kolonilerindeki iş bölümü, düzen ve bu küçük canlıların birbirlerine olan bağlılıkları, günümüzde karıncalar üzerinde yapılan birçok araştırmada karşılaşılan önemli bir gerçektir. Karıncalar gibi bir arada yaşayan canlılar arasındaki bu sosyal dayanışmanın kaynağı Allah'ın üstün yaratma sanatıdır. Karınca kolonilerinin günlük yaşamları ve sosyal düzenleri incelenerek yapılan bu araştırmanın sonucunda ise karıncaların yuva yerlerini belirlerken birbirlerine danıştıkları hatta bunun için kendi aralarında özel bir danışma kurulu oluşturdukları ortaya çıkmıştır. Stephen Pratt'ın yürüttüğü araştırmada, Avrupa kıtasının karınca türlerinden biri olan leptothorax albipennis karıncalarının, yuvasız kaldıklarında nasıl davranacaklarını görmek amacıyla yuvaları yaşadıkları ortamdan alınmıştır. Bu işlem sonucunda yuvasız kalan karınca grubundan ayrılan keşifçi karıncaların, yeni yuva için uygun bir yer arama işine koyuldukları gözlenmiştir. Keşifçi karıncalar uygun olduklarını düşündükleri yerleri araştırıyor, çevre hakkındaki özellikleri belirlemeye çalışıyorlardı. Tek başlarına incelemeyi bitiren keşifçi karıncalar eski yuvalarına gidip, kolonideki diğer karıncalardan birkaçını yanlarına alarak, yeni yuvanın muhtemel yerine götürüyorlardı. Amaç aynı incelemeni bu sefer birlikte yapılmasıydı. İncelemeyi bitiren ekibin de aynı ilk karıncada olduğu gibi, eski yuvanın bulunduğu yere gidip yeni bir karınca ekibini incelemeye davet ettiği ve bunun yuva yerinde karar kılınıncaya dek sürdüğü izlendi. Pratt, başka bir karıncayı çağırmadan önce tekrar tekrar düşünüldüğünü, hatta potansiyel bir yuva mekanıyla karşılaşan bir karıncanın bu noktayı çok beğenmemesi durumunda orada daha detaylı bir inceleme yapıldığını tespit etmiştir ve bu durumu kendi sözleriyle şöyle ifade etmektedir: "Karıncalar yuva arkadaşları ile aralarında bir tür anket çalışması yürütüyorlar." Araştırmalar sırasında bir karıncanın, yuva yeri arayışı sırasında yeni bir noktaya gelip orada birçok karıncayla karşılaşması durumunda ise farklı davrandığı belirlendi. Yeni gelen karınca diğer karıncaların yuva için yeri beğenmiş olduklarına kanaat getirip, hemen yiyecek ve larvaları yeni yuvaya taşıma işine koyuluyor, böylelikle yuvanın inşasına başlanmış oluyordu. Deneyde karıncaların kendi bilgilerini yeterli görmediği, bunun için başka karıncalara danıştıkları ve bu amaçla anket benzeri bir çalışma ortaya koydukları bilim adamlarınca aktarılıyor. Bu davranışı ortaya koyan karınca, adeta satılık bir ev görmüş de ailesinin diğer üyelerinin fikrini almak için evi onlara da gösterme ihtiyacı duyan, akıl sahibi bir insan gibi hareket etmektedir. Basit bir böcek olan karıncanın, ailesinin en rahat edeceği evi aramaya girişmiş bir insan gibi davranması, üstelik tereddüt ettiği yerlerde daha uzun süre geçirmesi, çok gelişmiş bir beyne sahip olduğunu düşünmemize yol açacak kadar olağanüstü bir davranıştır. Elbette ki karıncaların gelişmiş bir beyni ve düşünme yeteneği yoktur. Peki ama karıncaların bu davranışları nasıl ortaya çıkmış olabilir? Evrimcilere göre herşey tesadüflerin eseridir ve bu desteksiz iddiaya göre karıncalar da zamanla başka canlılardan evrimleşip kendi kolonilerini kurmuşlardır. Oysa böyle bir iddia akıl dışıdır. Çünkü karıncalar arasında müthiş bir dayanışma vardır. Yani bir koloninin var olabilmesi için o kolonideki besin toplayıcı, işçi, asker, kraliçe ve diğer sayısız görevi yerine getiren karıncaların aynı anda, aynı yerde bulunmaları gerekmektedir. Yoksa koloninin hayatta kalması mümkün değildir. Yani böylesine kompleks bir sistemin tüm elemanlarının aynı anda mevcut olması gerekmektedir. (İndirgenemez Komplekslik İlkesi: Ortak bir fonksiyonu yerine getiren ve birbirlerine dayanarak işlev gören elemanların oluşturduğu sistem aşamalı gelişmelerle var olmuş olamaz. Çünkü bir parçanın eksikliği durumunda, diğerleri bir işe yaramaz, anlamsız parçalar haline gelir. Bu ilke, aşamalı evrim teorisini kesin olarak yıkmaktadır.) ABD'nin Tempe kentindeki Arizona State Üniversitesi'nde karıncaların sözde evrimini araştıran Jennifer Fewett, söz konusu deneyi evrim açısından yorumlarken, karıncaların bu olağanüstü davranışlarının kökenini açıklamaktan açıkça kaçınmaktadır: "Bu davranış modelleri, doğal seleksiyon tarafından kayrılmış olmak yerine, bireyler arasındaki karşılıklı ilişkilerin kaçınılmaz bir sonucu olarak görünmektedir. Biz bu davranışların ilk olarak nasıl ortaya çıkmış olabileceklerini incelemek yerine bu olaylara evrimci bir perspektiften bakıyoruz" Fewett'in bu itirafları, evrimcilerin kökenini açıklamakta çaresiz kaldıkları konularla karşılaşınca başvurdukları kaçış tekniklerine iyi bir örnek oluşturmaktadır. Çünkü karıncaların sahip olduğu mükemmel organizasyonda ve yaptıkları bilinçli hareketlerde ortaya çıkan aklın kökenine, tesadüflere dayalı bir teoriyle açıklama getirmek imkansızdır. Bunun farkında olan evrimciler de bu tip konularda çıkmaza girdiklerini itiraf etmektedirler. Şüphesiz canlılarda gözlemlenen bu gibi olağanüstü davranışların ve mucizelerle dolu tasarımların yaratıcısı, alemlerin Rabbi olan Allah'tır ve bu gerçek yapılan her bilimsel araştırmada bir kere daha ortaya çıkmaktadır. Allah, üstün yaratma sanatını bir ayette şöyle açıklar: "Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azabtan) dolayı vay o inkâr edenlere." (Sad Suresi, 27)

Balıklarda Sürtünmeyi Engelleyen Özel Deri

Balıkların sudaki hareketini kolaylaştırıcı birçok sistem birarada yaratılmıştır. Bu sistemlerin tasarımları ve fonksiyonları birbirinden farklıdır. Ancak biri olmadan diğeri bir işe yaramamakta, herhangi bir eksiklikte canlı ölmektedir. Balıkların pek çoğunun vücutları oldukça dayanıklı bir deri ile kaplanmıştır. Bu deri, alt ve üst olmak üzere iki tabakadan oluşur. Üst deri içinde mukus salgılayan bezler bulunmaktadır. Mukus kaygan ya da yapışkan bir yapıda olup, balığın su içindeki hareketi sırasında sürtünmeyi en alt düzeye indirmeye yarar. Dolayısıyla balıklara daha hızlı hareket imkanı verir. Ayrıca kayganlık özelliğiyle de balığın düşmanları tarafından yakalanmasını zorlaştırır. Mukusun bir başka özelliği ise hayvanı hastalık yapan organizmalara karşı korumasıdır. Bundan başka, balıkların üst derisinde keratin benzeri bir tabaka da mevcuttur. Bu tabaka suyun vücuda girmesini engelleyerek, balığın vücudundaki iç basınç ile dış ortam basıncının dengelenmesini sağlar. Eğer bu tabaka olmasaydı, içeri su girmesi nedeniyle balığın vücudundaki basınç dengesi bozulacak ve balık ölecekti. Büyük bir ilim ve kudret gerektiren bu özellikler, balıkları Allah'ın yarattığını bize kanıtlayan delillerin yalnızca küçük bir bölümüdür. Allah Kuran'da, gücünün sınırsızlığını şöyle bir örnekle bildirmektedir:

"Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, Azizdir." (Hac Suresi, 73-74)

Atomdaki Hayranlık Uyandırıcı Detay

Eğer proton ve elektronun elektriksel yükleri eşit olmasaydı evrendeki tüm atomlar, protondaki fazla artı elektrik nedeniyle, artı yüklü hale gelecek ve birbirlerini iteceklerdi... Atom, çekirdeğinde birbiri ile yapışık haldeki proton ve nötronlar ile çekirdeğin çevresinde hızla dönen elektronlardan oluşur. Çekirdek, nötronun yüksüz olması ve protonun artı yüklü olması sebebiyle artı yüklüdür. Elektron ise, protonun taşıdığı artı yük oranında eksi yük taşımaktadır.Eğer proton ve elektronun elektriksel yükleri eşit olmasaydı evrendeki tüm atomlar, protondaki fazla artı elektrik nedeniyle, artı yüklü hale gelecek ve birbirlerini iteceklerdi. Bunun sonucunda ise insanlar da dahil olmak üzere yeryüzündeki her şey, tüm denizler, dağlar, Güneş Sistemi'ndeki gezegenler ve evrendeki bütün gök cisimleri aynı anda sayısız parçaya ayrılıp yok olacaktı.İnsan sakin yaşamı boyunca, ne birbirini çekmekte olan atomaltı parçacıklarının, ne çekirdek etrafında hızla dönen elektronların, ne de bunların içindeki hassas denge ve güçlerin farkındadır. Bir atomun, ayrılan en küçük parçasında bile öyle nefes kesici detaylar vardır ki, tüm bunları insandan, insanın bildiği her türlü dünyevi güçten çok daha büyük bir gücün, mutlak irade sahibi olan Allah'ın var edip yarattığı açıktır.İnsan, oldukça hassas ve inceliklerle dolu bir sistemin içinde yaşamasına rağmen hiçbir zaman zorluk ve endişe içinde değildir; çünkü bu hassas sistem, kusursuz şekilde yaratılmıştır. Buna rağmen çoğu insan sahip olduğu nimetlerin farkında değildir. Eğer bu nimetlerden biri elinden alınsa, insan o zaman ne kadar aciz olduğunu ve o güne kadar büyük bir rahmetle kuşatıldığını anlayabilir. Ancak imtihan olarak yaratılan dünya hayatında önemli olan, insanın nimet ve rahmet içindeyken şükredici olması, Allah'a yönelmesidir. Bu dünya hayatının yaratılma amaçlarından biri, hangi insanların nimetleri hakkıyla takdir edebileceğini, hangilerinin gaflet içinde nankörlük edeceğini belirlemek içindir. Aklını kullanan ve iman eden bir insan için yapılması gereken, bütün bu nimetleri Yüce Allah'ın dışında bir gücün veremeyeceğini bilmek ve bunu sürekli olarak düşünerek, Allah'a şükretmektir.

Zürafa Niçin Beyin Kanaması Geçirmez?

Zürafanın başından kalbine kadar giden bölümde; yukarı çıkan ve aşağı inen damarların oluşturduğu bir U sistemi bulunur. Ters yönde akan kan damarları toplam basıncı sıfırlar, böylece canlı, ani kanamalara neden olacak iç basınçtan kurtulmuş olur.
Kalpten aşağı seviyede kalan bacak ve ayakların da özel bir korumaya ihtiyacı vardır. Zürafanın bacak ve ayaklarını saran derinin son derece kalın olması onu kan basıncının kötü etkilerinden korur. Ayrıca damarların içinde, şiddetli kan akışını dengeleyerek basıncı kontrol altına alan kapakçıklar da bulunur.
Asıl büyük tehlike ise, hayvan su içmek için başını yere kadar indirdiğinde ortaya çıkar. Normalde beyin kanamasına sebep olacak kadar şiddetli olan kan basıncı, bu durumda daha çok artar. Ama bu tehlikeye karşı kusursuz bir önlem alınmıştır. Vücutta salgılanan "sefaloraşidien" adlı sıvı devreye girer ve kalp hacmini küçülterek pompalanan kanı azaltır.
Öte yandan, hayvanın boynunda, başını aşağı eğdiğinde devreye giren özel kapakçıklar vardır. Bu kapakçıklar kanın akışını büyük ölçüde azaltır ve böylece zürafa güven içinde su içip tekrar başını yukarı kaldırabilir. Zürafanın kat kat olan damarlarının kalın olması da, yine bu yüksek basınç tehlikesine karşı alınmış bir tedbirdir.
Zürafaların Başı Neden Dönmez?
Zürafalar, başlarını aşağıdan yukarı kaldırmak için çok fazla zaman harcarlar ve bu yüzden kanın beyne gitmesi için vücutlarında kusursuz bir sistemin olması gereklidir. Bu sistem, çok güçlü bir pompa biçiminde çalışan kalp ve insandakinin iki katından daha fazla olan kan basıncından oluşur. İşte böylelikle zürafalar, bayılma nöbetlerinden korunmuş olurlar.
Nitekim zürafa başını kaldırdığında, baştaki kan damarları neredeyse bütün kanı yanaklarına, dillerine ya da deri gibi başın diğer bölümlerine aktarmaz; sadece beyne akması için yönlendirir. Aynı zamanda, hayvanın kalın derisi ve şahdamarındaki olağandışı bir kas -ki damarların genellikle kasları olmaz- kanı baştan kalbe geri taşıyan damara baskı yapar. İşte zürafa, insanlarınkinden çok daha iyi bir bayılmayı engelleyen mekanizmaya sahip olarak yaratıldığı için bayılmaz.Zürafanın, ilk doğduğu anda, tüm vücuduna göre kalp ve dolaşım sistemi tasarlaması ve olabilecek tehlikelere karşı önlem alması mümkün değildir.Musevva olan Allah, diğer canlılar gibi zürafayı da tüm ihtiyaçlarına göre şekilleyip düzenlemiştir.

Afrika Kuşlarının Yardımlaşması

Sürüler halinde hareket eden Afrika kuşları da birbirleriyle son derece uyumludurlar ve oldukça çarpıcı bir yardımlaşma örneği gösterirler. Bu kuşların temel besin kaynaklarını, üzerlerine kondukları ağaç dallarında bulunan meyveler oluşturur. Dalların uç kısımlarında bulunan meyvelerden beslenmek ise ilk bakışta bu kuşlar açısından oldukça zordur. Çünkü meyveler, dalların en uç bölümünde yer aldığından, sürünün ancak meyvelere yakın olan kısımlarına konabilen üyeleri bunlardan beslenebilecek, geri kalanları ise, hem dal üzerinde konabilecekleri yeterli yer bulunmadığından hem de meyve sayısının az miktarda olmasından dolayı aç kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır. Ancak durum bu şekilde gerçekleşmez. Birlikte hareket ederek ağaca yönelen Afrika kuşları, sanki aralarında anlaşma sağlamışlar gibi dalların üzerine sırayla konarak, yanyana gelecek şekilde dizilirler. Dalın ucunda bulunan meyvelere en yakın yere konmuş olan kuşlar, kopardıkları meyveyi sıra ile yanlarındaki diğer koloni üyelerine vererek, meyvenin ağızdan ağıza taşınmasını ve böylece dalın en dip kısmında bulunan diğer Afrika kuşlarına ulaştırılmasını sağlarlar. Tüm sürüdeki kuşların buldukları meyveleri öncelikle kendilerine ayırmaları beklenirken, bu hayvanlar kusursuz bir düzen ve disiplin içerisinde, sürünün beslenmesi için olabilecek en uygun yöntemi uygularlar. Dal üzerindeki bu sıralanışta kuşlardan hiçbiri bu düzeni bozacak bir tavır içerisinde bulunmaz. Ancak yapılan bu yardımlaşma, yine de tüm sürünün bir kerede beslenmesine olanak sağlamaz. Çünkü kuşların üzerine kondukları daldaki meyveler, genelde sürünün içerdiği sayıdan çok daha azdır. Bu yüzden kuşlar her ne kadar topladıkları meyveleri ağızdan ağıza geçirmek suretiyle birbirlerine nakletseler de, sürünün bir bölümü yeterli meyve olmadığından aç kalacaktır. Halbuki Afrika Kuşları dala her yeniden konuşlarında, dalların meyvelere yakın olan kısımlarına bu sefer sıranın en sonunda kalmış ve yeterince beslenememiş olanları konar ve dağıtım işine ilk önce onlar başlar. Bu fedakarlık örneği kuşların Allah'ın ilhamıyla hareket ettiklerinin bir delilidir.Hiç şüphesiz, afrika kuşlarının bu yardımlaşması Allah'ın, Kasim (nimetlerini adalet içinde taksim edip herkese nasibini veren) isminin tecellisidir.

Senin Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında maişetlerini aralarında Biz paylaştırdık ve onlardan bir bölümü (diğer) bir bölümünü 'teshir etmesi için, bir bölümünü bir bölümü üzerinde derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti; toplayıp-yığdıklarından daha hayırlıdır. (Zuhruf Suresi, 32)

Havanın Yoğunluğundaki Mükemmellik

Atmosferin rakamsal değerleri sadece bizim solunumumuz için değil, mavi gezegenin mavi olarak kalması için de önemlidir. Havanın yoğunluğu deniz seviyesinde, litre başına bir gram civarındadır. Havanın, deniz yüzeyindeki akışkanlığı ise, suyun elli katı kadardır. Herhangi bir değer gibi görünen bu rakamlar, gerçekte insan yaşamı için hayati önem taşımaktadır. Çünkü hava soluyan canlıların var olabilmesi için, atmosferin genel karakteristik özelliklerinin -yoğunluğu, akışkanlığı, basıncı vs.- şu anda sahip oldukları değerlerle aynı olmak zorundadır. Nefes alırken ciğerlerimiz "hava direnci" adı verilen bir güce karşı enerji kullanırlar. Hava direnci, havanın harekete karşı gösterdiği durgunluk eğilimidir. Ancak bu direnç, atmosferin özellikleri sayesinde çok zayıftır ve ciğerlerimiz kolaylıkla havayı içeri çekip dışarı itebilirler. Bu direncin biraz artması ise, ciğerlerimizin zorlanmaya başlamasına neden olacaktır. Buradaki mantık şöyle bir örnekle açıklanabilir: Bir enjektörün iğnesinden su çekmek kolaydır, ama aynı iğneyle bal çekmek çok daha zordur, çünkü bal sudan daha az akışkanlığa ve daha yüksek bir yoğunluğa sahiptir. Atmosferin yoğunluk, akışkanlık, basınç gibi değerleri biraz farklılaşacak olsa, nefes almak bizim için bir enjektöre bal çekmek gibi zorlaşacaktır. Bu durum karşısında "o zaman enjektörün iğnesi kalınlaşabilir" diye düşünmek, yani akciğer kanallarının genişletilmesinden bahsetmek ise yanlıştır, çünkü o zaman ciğerlerde bulunan ve çok geniş yüzey alanına sahip olan küçük kanalcıklar iptal olacaktır. Bu durumda ise, ciğerlerin hava ile temas eden alanı çok küçülmekte ve ciğerler vücut için gerekli olan oksijeni alabilecek yapıdan uzaklaşmaktadır. Havanın yoğunluk, akışkanlık, basınç gibi değerlerinin mutlaka belirli bir aralık içinde olması şarttır. Bugün soluduğumuz havanın sahip olduğu değerler ise, tam bu dar aralığın içindedir. Mavi Renk Atmosferin rakamsal değerleri sadece bizim solunumumuz için değil, mavi gezegenin "mavi" olarak kalması için de önemlidir. Eğer atmosfer basıncı şu anki değerinden beşte bir kadar azalsa, denizlerdeki buharlaşma oranı çok fazla yükselecekti. Atmosferde çok yüksek oranlara varacak olan su buharı, tüm Dünya üzerinde bir "sera etkisi" oluşturarak gezegenin ısısını aşırı derecede yükseltecekti. Eğer atmosfer basıncı şu anki değerinden bir kat daha fazla olsa, bu kez de atmosferdeki su buharı oranı büyük ölçüde azalacak ve Dünya üzerindeki karaların tamamına yakını çöl haline gelecekti. Ancak bu ihtimallerin hiçbiri gerçekleşmez, çünkü Allah Dünya'yı, Güneş Sistemi'ni ve onun içinde bulunduğu evreni kusursuz bir yaratılışla var etmiştir. Dünya üzerindeki tüm dengeleri bizim yaşamımızı sürdürebileceğimiz gibi birbiriyle uyum içinde yaratmıştır. Allah'ın bu kusursuz yaratışı Kuran'da haber verilmektedir. Buna karşılık insanların da akıllarını kullanarak bu örnekler üzerinde düşünüp Allah'ın yaratışını takdir etmeleri gerektiği de şöyle bildirilmektedir: "Allah O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti; onları görmektesiniz. Sonra arşa istiva etti ve güneş ile aya boyun eğdirdi, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi evirip düzenler, ayetleri birer birer açıklar. Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız. Ve O, yeri yayıp uzatan, onda sarsılmaz-dağlar ve ırmaklar kılandır. Orada ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır; geceyi gündüze bürümektedir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. Yeryüzünde birbirine yakın komşu kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır; ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır." (Rad Suresi, 2–4)

Kış Uykusu Boyunca Erimeyen Kemikler

“…Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?...” (Bakara Surei, 259) Canlılar uzun süre hareketsiz kaldıkları takdirde, kol ve bacak kemiklerinde zamanla erime başlar. Peki kış uykusuna yatan ve aylarca hareketsiz kalan siyah ayıların kemikleri neden erimez? Canlıların vücutları incelendiğinde, muazzam detaylarla donatılmış bir sistemle karşılaşılır. Örneğin canlıların iskelet yapıları, bu sistemlerden biridir. Her canlıda ihtiyacına yönelik olarak farklı bir sistemle yaratılmış olan iskelet yapı, hayat boyu yapılan tüm hareketleri hatasız ve mükemmel bir biçimde yerine getirebilmeyi sağlar. Kemiklerdeki üstün yaratılışı Allah, Kur’an-ı Kerim’in Bakara Suresi’nde şöyle bildirmiştir: “...Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?...” (Bakara Suresi, 259) Siyah ayıların bedenlerindeki kusursuz sistem de kemiklerdeki üstün yaratılış örneklerinden biridir. Eğer bir canlı uzun süre hareket etmez, vücut uzuvlarını kullanmazsa kemiklerinde erime başlar. Normal koşullar altında bu durumun kış uykusuna yatan canlılarda da oluşması gerekir. Ancak siyah ayılar üzerinde yapılan bir araştırma, bu canlıları aylar süren kış uykularında kemik dejenerasyonuna karşı koruyan bir sistemin varlığını ortaya çıkarmıştır. Aynı zamanda bu araştırma fiziksel aktiviteden yoksun kalan ve kemik hücresi kaybı yaşayan kişilerin tedavisi için de bir ilham kaynağı haline gelmiştir. Uyku Esnasında Sabit Kalan Kemik Üretimi Houghtan’da bulunan Michigan Teknoloji Üniversitesi’nden bazı bilim adamları üç ile beş ay arası kış uykusuna yatan Ursus Americanus türüne ait ayılar üzerinde bir takım gözlemlerde bulundular. (Seth Donahue et. al, “Bone formation is not impaired by hibernation (disuse) in black bears Ursus americanus“ The Journal of Experimental Biology, 1 Aralık 2003, vol 206, sf. 4233) Araştırmacılar bunun için beş adet ayının kemik metabolizmasıyla ilgili genlerindeki açılıp-kapanmalar üzerinde odaklandılar. Donahue ve arkadaşları çalışmalarının sonunda, ayılardaki kemik üretiminin sabit kaldığını ve hatta ayıların tekrar aktif hale gelmesiyle bu üretimin zirveye ulaşabildiğini ortaya koydular. Çalışma, ayıların kemiklerinde yaşlanmaya bağlı zayıflama ve incelme ortaya çıkmadığını da gösterdi. Nature dergisinde yayınlanan bir başka araştırma yazısında ise aynı türe ait ayılar üzerinde yapılan incelemeler, bu canlıların kış uykusu boyunca diğer canlılara nazaran çok az kas kaybettiklerini de göstermiştir. (Henry J. Harlow et. al “Muscle strength in overwintering bears“ Nature, 22 Şubat 2001, sf. 997) 4 yıl boyunca Ursus Americanus türüne ait ayıları inceleyen bilim adamları, ayıların, beş aylık kış uykularının sonucunda kas güçlerinin sadece % 22’sini ve proteinlerinin sadece % 10 ila 15’ini kaybettiklerini hesaplamışlardır. Buna karşılık, aynı süreci yatağında geçirecek bir insanın, kas gücünün % 85’ini ve proteinlerinin % 90’ını kaybedeceği belirtilmektedir. Kemik Hücreleri Erimekten Nasıl Korunuyor? Ortalama bir siyah ayının ağırlığı 40 ile 285 kg arasındadır. Aylar boyu hareketsizce yatan bu ayıların kemikleri de, bu oldukça fazla miktardaki ağırlığın altında kalır. Normalde bu canlının kemiklerinin son derece güçsüzleşmesi ve kırılma noktasına gelmesi gerekirken ayılar, Yüce Allah’ın dilemesiyle hiçbir problem yaşamazlar. Kemiklerin erimekten ve güçsüzleşmekten nasıl korunduğunu araştıran bilim adamları, bu canlıların bedeninde bulunan ve kemiğin ana maddesini oluşturan kalsiyumun, son derece verimli bir dönüşüm döngüsüne tabi olduğunu bu sayede kemiklerin zarar görmediğini ve korunduğunu belirtiyorlar. Aynı canlı metabolizması kas kaybını da oldukça düşük seviyelerde tutmaktadır. Donahue ve ekibinin bir sonraki hedefi ise, insan ve ayılarda kemik üretimiyle ilgili iki hormonun yapılarını karşılaştırarak insanlarda kemik tedavisinde yeni yöntemler geliştirmek. Aynı Şartlar Altında Bir İnsanın Durumu Ne Olur? Hastanede yatmakta olan felçli insanlar bu bakımdan büyük ölçüde bakıma muhtaçtırlar. Hemşireler gün içinde onları hareket ettirir, ağırlıklarının bedenlerinin farklı bölgelerine denk gelmesini sağlar ve böylelikle meydana gelebilecek çürümeleri engellemeyi hedeflerler. Bir insan bir gün bile hareketsiz kalamadığı halde ondan defalarca ağır bir canlının haftalar, aylar boyunca yemeden içmeden uyuması ve bu süreç sonucunda hiçbir kemik ve kas rahatsızlığı çekmemesi tam anlamıyla bir mucize oluşturmaktadır. Çünkü felçli insana hemşirelerin, doktorların yaptığı bakımı, ayılara otomatik olarak sağlayan bir sistem bulunmaktadır. Ayrıca kemik hücreleri kalsiyumu son derece verimli şekilde kullanacak bir faaliyet süreci ortaya koyarken, aynı ayı metabolizması kas kaybını da oldukça düşük seviyelerde tutmaktadır.
 

Design in CSS by TemplateWorld and sponsored by SmashingMagazine
Blogger Template created by Deluxe Templates