Karotenoidler: Bitkileri Güneşten Koruyan Kalkanlar

Etrafımızda çeşit çeşit, renk renk çiçekler sebze ve meyveler yer alır. Bu bitkilere renklerini veren özel bir madde vardır: Karotenoid... Karotenoidlerin görevi sadece bitkilere renk vermekle de sınırlı değildir. Bu gözle görülemeyecek kadar küçük moleküller, aynı zamanda bitkileri güneşe karşı bir kalkan gibi korurlar. Sürekli Güneş’in altında, hiçbir korumaları olmadan yaşayan bitkiler nasıl olup da Güneş’ten zarar görmezler? Karotenoid bitkilerde ve bazı diğer fotosentetik mikroorganizmalarda (yosunlar, bazı mantarlar ve bazı bakterilerde) bulunan ve bitkilere sarı, kırmızı ve turuncu renklerini veren pigmenttir. 600’ün üzerinde bilinen karotenoid vardır. Bitkiler, foton yakalayan moleküller olan klorofil ve karotenoid yardımıyla güneşten enerji toplarlar. Eğer bitkiler çok fazla Güneş’e maruz kalırlarsa, bu moleküller idare edebileceklerinden daha fazla enerji emerler ve bitkiyi yok edecek bombalar üretirler. Bu da göstermektedir ki, çok fazla Güneş, insanlar için olduğu gibi bitkiler için de zararlı olabilir. Fakat yanmayı önlemek için, Yüce Rabbimiz bitkileri olağanüstü derecede kompleks bir iç savunma mekanizmasıyla yaratmıştır. Bu muhteşem sistemle Güneş’in zararlı ışınlarına karşı korunmak için bitkiler adeta elektrikli bir güneş perdesi kullanmaktadırlar.
Zararlı Güneş Işınını Bitkiden Uzaklaştıran Kablolar

Arizona eyaleti Biodesign Enstitüsü’nde gerçekleştirilen bir araştırma sonucunda bitkilerin fazla güneş enerjisinden nasıl kurtulduklarının cevabı bulunmuştur. Bitkiler bunun için meyve ve sebzelerin sarı renklerinden sorumlu moleküller olan karotenoidleri kullanırlar. Her biri 2.8 nanometre uzunluğunda olan karotenoidler, bir insanın saç telinin genişliğinden yaklaşık 10.000 kez daha küçük olan kablolardır. Bu noktada biraz düşünmekte fayda vardır. Bir bitkinin yanmaktan korunması, zararlı güneş ışınının saç telimizden 10 bin kez daha az bir genişliğe sahip kablolardan geçerek uzaklaştırılmasıyla mümkün olmaktadır. Karotenoidler Nasıl Çalışıyor?

Araştırmacılar daha önceleri ışınlardan koruma sırasında karotenoidlerin işlem sürecinde bir elektron kaybederek oksitlendiği veya değiştiğini düşünmüşlerdi. Oysa yapılan yeni araştırma, bu moleküllerin kendileri oksitlenmeden elektron formundaki güneş ışınını kendi içlerinden geçirerek karşıya taşıdıklarını gösterdi. Yani birer kablo gibi çalışan bu muhteşem moleküller, bu işlemleri gerçekleştirirken kendileri oksitlenmemekteydiler. Bilim adamları ıspanak yapraklarında da var olan bu sistemin, neredeyse üzerlerinden geçen bulutlara bile tepki verecek kadar hassas olduğunu ve bunun doğadaki nano ölçekteki mükemmel mühendislik örneklerinden biri olduğunu belirtmektedirler. Ancak bu noktada bilim adamlarının hala cevaplayamadıkları bir soru vardır: Bu kadar narin ve ince bir kablo, nasıl olup da Güneş’in zararlı ışınlarından etkilenmemekte, yanıp kül olmamaktadır? Hiç kuşkusuz bu muhteşem yapı da, çok aşamalı olan bu olayın piktosaniye (saniyenin trilyonda biri) hatta femtosaniye (saniyenin milyarda birinin milyonda biri) gibi olağanüstü kısa zaman aralıklarında gerçekleşmesi de Yüce Rabbimiz’in muhteşem yaratma sanatının apaçık delillerindendir. Yüce Rabbimiz’in yarattığı bitkilerde iman edenler için ayetler olduğu bir Kuran ayetinde şöyle haber verilmektedir: “O, gökten su indirendir. Bununla herşeyin bitkisini bitirdik, ondan bir yeşillik çıkardık, ondan birbiri üstüne bindirilmiş taneler türetiyoruz. Ve hurma ağacının tomurcuğundan da yere sarkmış salkımlar, -birbirine benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden ve nardan bahçeler (kılıyoruz.) Meyvesine, ürün verdiğinde ve olgunluğa eriştiğinde bir bakıverin. Şüphesiz inanacak bir topluluk için bunda gerçekten ayetler vardır.” (Enam Suresi, 99) Karotenoidlerin Çiçeklerin Üremesindeki Önemi Nilüferler suyun üstünde açan çiçeklerinde bulunan polenlerini taşıtmak için beyaz renge duyarlı olan kınkanatlıları kullanırlar. Nilüferlerin üremesinde ilginç olan yön bu beyaz rengin üreme gerçekleştikten hemen sonra karotenoidler sayesinde pembeye dönüşmesidir. Çiçeğin renginin değişmesi kınkanatlılar için, çiçeğin başka bir böcek tarafından döllendiği ve poleninin bittiği anlamına gelmektedir. Bu örnekte olduğu gibi çiçeğin renginin karotenoid yardımıyla değişmesi hem bitkinin hem de üremeye yardımcı olan canlının yararınadır. Çiçeklerinin rengi değişen bitkiler, çiçekleri genç olduğunda üremeye yardımcı olan canlılara bol miktarda nektar ikram ederler. Çiçekler yaşlandıkça yalnızca renklerini değiştirmekle kalmaz, ayrıca daha az nektar barındırırlar. Böylece bu canlılar nektarı olmayan veya az miktarda nektarı olan, bu yüzden de rengi değişen meyvesiz bitkilere gitmeyerek enerji tasarrufu sağlamış olurlar. Kuşkusuz bu durum Yüce Allah’ın üstün aklının ve kusursuz yaratma sanatının ince detaylarından biridir. Çünkü bitkinin ne kendi varlığından, ne de sahip olduğu mucizevi işlemlerden haberi vardır. O, sahip olduğu her özelliği planlayan, kainattaki her şey gibi kendisini de yaratmış olan ve her an yaratmaya devam eden Allah’ın kontrolündedir, ki bu gerçeği de Kuran’da Yüce Allah bizlere bildirmektedir: “Bitki ve ağaç (O’na) secde etmektedirler.” (Rahman Suresi, 6) Yüce Allah’ın Kullarına Sunduğu Bir Nimet: Karotenoidlerin Sağlık Üzerindeki Etkisi Newcastle Üniversitesi’nden Diyetisyen Dr. Tracy Burrows ve meslektaşlarının yaptıkları bir araştırma, karotenoidlerin -havuçtaki betakaroten gibi-, vücuttaki hasarlı hücreleri tamir ettiğini ortaya koymuştur. Tüm meyve ve sebzelerde bulunan bu maddenin kanda yüksek seviyede bulunması hastalık riskini azaltmaktadır. Bu maddenin bitkilerde bol miktarda bulunması ve beslenme yoluyla insanlara ulaşması, kuşkusuz Yüce Allah’ın rahmeti ve kullarına bahşettiği çok özel bir nimettir. (abc.net.au/science/articles/2008/11/28/2432604.htm)

Ses Ve Koku Taklidi Yapan Yetenekli Canlılar

Bir kuşun, yaralı taklidi yaparak düşmanlarından kurtulabileceğini; bir böceğin, termit kokusunu taklit ederek termit yuvasında saklanabileceğini; bir tırtılın kraliçe karıncanın sesini taklit ederek adeta karınca kolonisinde kraliçe muamelesi göreceğini bilmesi mümkün değildir. Yüce Rabbimiz doğadaki canlıların her birini içinde bulunduğu ortama uygun farklı özelliklerle yaratmıştır. Bu özelliklerden biri de canlıların düşmanları tarafından fark edilmelerini önlemek ve avlanmaları için yaratılan taklit yeteneğidir. Taklit; gözlem, teşhis, hafıza ve sonuç çıkarma gibi akıl gerektiren özellikler sonucunda ortaya çıkan bir yetenektir. Bu yeteneğin en önemli aşaması ise gözlem yapmaktır. Sesini, kokusunu ya da hareketlerini taklit etmek için söz konusu kişiyi detaylı olarak analiz etmek gerekir. İşte türlü aşamalar gerektiren bu yetenek, ilk yaratıldıkları milyonlarca yıl öncesinden beri bazı canlılar tarafından da savunma ve avlanma amacıyla kullanılmaktadır. Gerçekte bu canlılar, kendilerine bahşedilen bu özellikler sayesinde korunduklarının ve yaşamlarını devam ettirdiklerinin şuurunda değildirler. Fakat Yüce Allah’ın ilhamı ile, kendilerine nimet olarak sunulan bu özellikleri, çok ustaca kullanırlar. Sonsuz merhamet ve ilim sahibi Rabbimiz, canlılar üzerinde tecelli eden ilmini ayette şöyle bildirmektedir: “Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır…” (Nahl Suresi, 66) Taklit Uzmanı Kuşlar Ağaç Kütüğünü Taklit Eden Patoo Kuşu Venezuela ormanlarında yaşayan Patoo isimli kuş bir taklit ustasıdır. Kuşun tüyleri ve üstüne konduğu ağacın kabuğu, birbirine olağanüstü derecede benzer yaratılmıştır. Bu anlamda canlı zaten doğal bir kamuflaja sahiptir. Kütüğün üzerinde fark edilmesi son derece zordur. Bu özelliğe ek olarak kuş, ağaç kütüğünü adeta “taklit eder”. Kuş, yanına yaklaşıldıkça taklidini daha mükemmelleştirmek için hareket etmeye başlar. Çok yavaş bir şekilde, kuyruğunu indirir ve onu ağaç kütüğünün deliğine sokar. Böylece kuşla ağacın birleşme yeri iyice belirsizleşir. Kuşu ele verebilecek tek ipucu, gagası ve gözleridir. Bu yüzden aynı yavaşlıkta, gagası dik olarak gökyüzüne dönene kadar başını kaldırır, gözlerini kapar ve iyice gerinir. Kuşa 90 cm. uzaklıkta olunduğunda bile kuş hareketsiz ve donuk durur. Bu sayede ağaç kütüğünden ayırt edilmesi imkansız bir hale gelir. Tehlike uzaklaştığında ise kuş rahatlar ve taklit yapmayı bırakır. (David Attenborough, The Life of Birds, s.164) Yavrusunu Korumak İçin Yaralı Taklidi Yapan Altın Kuşu Patagonya’da yaşayan Altın Kuşu, yuvasını açık alanlardaki otlaklara yapar. Anne kuşun karnında olgunlaşan yumurtanın üzeri, yumurtlamadan hemen önce toprak deseniyle kaplanır. Bu desenler, yumurtaya kamuflaj sağlaması için yaratılan özel bir korumadır. Böylece yumurtalar otların arasında fark edilmezler. Bir tehlike, yırtıcı bir kuş veya bir insan yuvaya doğru yaklaştığında ise, altın kuşu çok şaşırtıcı bir taklit sergiler: Kuş yuvasından fırlayarak koşmaya başlar. Sonra otların üzerinde yaralı ve kanadı kırılmış bir kuş taklidi yapar. Yabancı canlı kendisine doğru yaklaşınca tekrar koşmaya başlar. Aradaki mesafe açılırsa hemen yere yatarak yaralı numarasını tekrarlar. Amacı, yaklaşan yabancının dikkatini yuvadan uzaklaştırmaktır. Tehlikeyi yeterince uzaklaştırdığında taklit sona erer. Altın kuşu, uçarak yuvasına geri döner. (Russel Freedman, How Animals Defend Their Young? s.51 Harika Canlılar - 3 Belgeseli) Görüldüğü gibi kuş burada, muhteşem bir akıl yürütme ve bir taklit sergilemektedir. Bu aklın ve yeteneğin kuşa ait olamayacağı, kuşun tüm bunları Yüce Rabbimiz’in ilhamıyla yaptığı çok açıktır. Allah’ın canlılar üzerindeki hakimiyeti bir Kuran ayetinde şöyle bildirilmiştir: “ … O’nun alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur…” (Hud Suresi, 56) Yılan Sesini Taklit Eden Kuşlar Bazı hayvanlar düşmanlarını yanıltmak için seslerini çeşitli şekillerde kullanırlar. Örneğin ağaç deliklerinde yuva yapan birçok kuş rahatsız edildiğinde bir yılan gibi tıslar. Yuvaya saldıran yırtıcı hayvanlar da, delikte muhtemelen bir yılan olduğunu düşünerek bu deliği kurcalamazlar. Küçük tırtıllardan bazıları da tehlike hissettikleri anda tıslarlar ve vücutlarındaki sahte göz beneklerini şişirirler. (Jill Bailey, Mimicry and Camouflage, s.50) Baykuşun Korunma Amaçlı Taklitleri Yavru bir baykuş korkutulduğunda, dışa açılan kanatlarını ve kafasındaki tüylerini çok iri gözükene kadar kabartarak korkutucu bir görünüm alır. Bir yandan da davetsiz misafirlere büyük gözlerini ardına kadar açarak bakar. Bu sayede yavru baykuşun yüzü çok daha büyük bir hayvanın yüzü gibi görünür. (a.g.e, s.44) Göz benzeri benekleri olan baykuşun (Glaucidium perlatum) başının arkasında belirgin gözleri bulunan taklit bir yüz bulunur. Yüce Allah’ın baykuşa özel olarak verdiği bu taklit yüz, arkadan gelen düşmanları caydırıp uzaklaştırmak içindir. (Prof. Peter JB Slater,The Encyclopedia of Animal Behaviour, s.62) Taklitçi Katydidler Katydidler cırcır böceği ve çekirge benzeri canlılardır. 6 bacaklı olan katydidlerin yarasa ve kuşlardan, yılan ve çayır farelerine kadar, keskin görüşe sahip pek çok düşmanı vardır. Allah bu canlıları kendilerini başka canlılara benzeyerek koruyacakları özelliklerle yani doğal kamuflajla birlikte yaratmıştır. Bu özelliklerine ek olarak, katydidler son derece kapsamlı savunma taktiklerine sahiptirler. Örneğin katydidlerin “korkutma gösterileri”, saldıran hayvanların uzun bir süre duraksamasına sebep olur. Bu sırada katydidler, kaçıp uzaklaşabilecekleri kadar zaman kazanmış olur. Yaban arısı katydidleri kısa antenleri, neredeyse saydam, zarımsı ön kanatları ve dar karın bölgeleri ile en ince detayına kadar yaban arılarını taklit eder. Gerçek yaban arılarından tek farkları iğnelerinin olmamasıdır. Hatta duruşları bile gerçek yaban arılarından farksızdır. Taklit o kadar başarılıdır ki avcı hayvanlar, bu canlılara yaklaşmaya dahi cesaret edemezler. (International Wildlife, May/June 1998, s.24-28) Termitin Kokusunu Taklit Eden Böcek Yırtıcı Redovid böceği (Salyarata varilgata) ağaçlarda yaşayan bir tür termit ile beslenir. Avını yakalama yöntemi çok ilginçtir. Önce, termit yuvasındaki yiyeceklerin arasına saklanır. Termitlerin kendilerine özgü bir kokuları vardır. Termitler kördürler ve yuvalarına giren düşmanlarını da koku farkı sayesinde tanırlar. Termit yuvasında saklanan redovid böceği de bir süre sonra termitler gibi kokmaya başlar, bu yüzden kendi kokusu anlaşılmaz. Bu böcek türü düşmanlarına karşı yırtıcı olan termitlerin saldırısından termitlerin kokusunu taklit ederek korunmuş olur. Görmedin mi ki, gerçekten, göklerde ve yerde olanlar, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanlardan birçoğu Allah’a secde etmektedirler... (Hac Suresi, 18) Kraliçe Karıncanın Sesini Taklit Eden Tırtıl Bir tırtıl türünün, karıncaların saldırısından kurtulmak için kraliçe karıncanın çıkardığı “sesleri” taklit ettiği belirlendi. (dailymail.co.uk/sciencetech/article-1137267/Getting-chest-Study-reveals-ants-talk-other.html) Oxford Üniversitesinden Jeremy Thomas ve ekibinin yaptığı ve Science dergisinde yayımlanan araştırmaya göre “Maculinea rebeli” türü kelebeğe dönüşen bu tırtıl türü, düşman karıncalardan kurtulmak için, “Myrmica schenki” türü kraliçe karıncanın sesini taklit ediyor. Böylece karıncıları “hipnotize eden” tırtıl, işçi karıncalar tarafından yuvaya taşınıyor ve burada “kraliçe muamelesi” görerek “şımartılıyor”. Karınca yuvalarının içine minyatür mikrofon ve hoparlör yerleştiren ve kraliçe karıncanın işçi karıncalara yönelik sesini kaydedip tekrar çalan Thomas ve ekibi, kraliçenin sesini çaldıklarında antenleri havada ve çeneleri açık saatlerce hareketsiz duran işçi karıncaların, tırtılın taklit ettiği ses karşısında da aynı durumda beklediğini gördüler. Tırtılın bu taktiği diğer bazı karınca türlerindeyse işe yaramıyor. Diğer karınca türleri bazı kimyasal maddeler yayarak, “Maculinea rebeli”nin maskesini düşürmeyi başarabiliyorlar. Savunma Amaçlı Taklit Yapan Diğer Canlılar Farklı koloniler arasındaki savaşlarda, karıncaların uyguladıkları bir takım taktikler vardır. Bunlardan en yaygın olarak uygulananı karıncaların kendilerinden daha uzun ve büyük olan canlıları taklit etmeleridir. Karıncalar bacaklarını mümkün olduğu kadar düzleştirerek ve kafalarını kaldırarak daha uzun boylu ve daha “caydırıcı” görünmeye çalışırlar. (Bert Hölldobler-Edward O.Wilson, Journey to The Ants, Harvard University Press, Cambridge, 1994, s. 70) Kedi güvesi tırtılı da korktuğu zaman adeta “şahlanarak” korkunç bir görünüm kazanır. Başını içeri çekerek “omuzlarını” kamburlaştırır. Böylece ortaya parlak kırmızı bir halkayla bunun üzerinde duran iki siyah nokta çıkar. Tırtılın aldığı bu şekil, bir surata çok benzer. Kırmızı halkaysa bir uyarıdır. (Hayvanlar Ans., C.B.P.C Publishing, Böcekler, s.150) Sonuç Alemlerin Yaratıcısı olan Allah canlılarda eşi benzeri olmayan, eksiksiz sistemler var etmiştir. Doğadaki canlı türlerinin her birinde, ayrı ayrı yaratılmış üstün özellikler vardır. Bu yazıda yalnızca birkaçına değindiğimiz canlılardaki taklit yetenekleri, bu canlıların Yüce Rabbimiz Allah’ın üstün aklı ve ilhamıyla hareket ettiklerini açıkça gözler önüne sermektedir. Tüm bu muhteşem yaratılışın sahibi, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin tek hakimi olan Yüce Allah’tır. Akıl sahibi insanlara düşen ise Allah’ın yaratması üzerinde düşünmek ve O’nu övüp yüceltmektir. Allah, Kuran ayetlerinde şöyle buyurur: “Şu halde övgü, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve alemlerin Rabbi Allah’ındır. Göklerde ve yerde büyüklük O’nundur. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Casiye Suresi, 36-37) Kamufle Olarak Kendilerini Koruyan Canlılar Canlılar yaşadıkları ortama son derece uyumlu şekilde yaratılmış vücut yapıları, biçimleri, renkleri ve desenleriyle özel bir koruma altına alınmışlardır. Bu canlıların bazılarının bedenleri bulundukları ortamla o kadar uyumludur ki, çevrelerinden ayırt edilebilmeleri son derece zordur.
Bazı böcek türleri toplu halde taklit yeteneğini kullanarak düşmanlarından korunurlar. Örneğin Madagaskar’da bulunan tropik bir hemiptera türü olan Phiatidlerin kanatları parlak ve renklidir. Bir ağaç gövdesinde toplu halde dinlendikleri zaman bir böcekten çok çiçeğe benzerler. Bu da böcek arayan avcıları yanıltır. (Marco Ferrari, Colors for Survival, Barnes and Noble Books, New York, 1992, s.41)
Yengeç örümceklerinin Misumena varia türü, üzerine konduğu çiçeğin rengine bağlı olarak sarıdan beyaza kadar değişen pek çok rengi vücudunda oluşturabilir. (Marco Ferrari, Colors for Survival, Barnes and Noble Books, New York, 1992, s.52)
Birçok hayvan kamuflaj yetenekleri sayesinde bulundukları yerin rengini alarak taklit yapabilir. Ancak ahtapot hem renk hem de şekil değiştirerek kendisini düşmanlarından gizler. Bir ahtapotun vücudu “kromatofor” isimli onbinlerce keseden oluşur. Bu keseler kompleks bir kas ağının kontrolündedir ve pigment içerirler. Ahtapot, keseleri büzerek veya gevşeterek kendini herhangi bir arka plan rengine veya görünüşüne benzetebilir. Bu arada, diğer kaslar da ahtapotun deri dokusunu değiştirir. Ahtapot bu iki yöntemi bir araya getirerek kendini mükemmel şekilde kamufle edebilir. Ahtapot Allah’ın ilhamıyla hareket ettiği için bu mükemmel savunma tekniği ortaya çıkmaktadır.Avustralya’da yaşayan Lir kuşu, sülüne benzeyen mükemmel desenli kanatlarının yanı sıra eşsiz ses taklit etme yeteneğiyle ünlüdür. Diğer kuş ve hayvan seslerinin yanı sıra testere, araba motoru, araba sinyali gibi mekanik sesleri de taklit edebilir. Bazı hayvanlar, bulundukları ortama uygun renklere sahip olmak için mevsimlere göre tüy renklerini değiştirirler. Bu hayvanlar, kış aylarında bembeyaz bir kıyafet kuşanırken, bahar geldiğinde toprağın ve bitki örtüsünün rengine birebir uygun yepyeni bir görünüme bürünürler. Ortama göre renk değiştirme olayı, hayvanların vücutlarında yaratılmış olan oldukça kompleks mekanizmalar sayesinde gerçekleşmektedir. Güneşte kalan insan derisinin kızarıp-koyulaşmasına benzetilebilecek bu mekanizmalar, hayvanların deri ve tüylerinde renk değişikliklerine yol açmaktadır. Vücudumuzun güneşte yanmasını engelleyemememiz (özel korunma yöntemleri hariç) gibi hayvanlar da vücutlarındaki değişimi kontrol kabiliyetine sahip değillerdir. Patoo Kuşu Altın Kuşu Lir Kuşu Katydid Maculinea Rebeli Misumena Varia Ahtapot Bukalemun

Baca Yengeçlerinin Göz Yapısı Her Yaş Dönemimden Neden Değişir?

Günümüzde ulaşılan teknoloji ile yapılan araştırmalar sonucunda, uzun yıllar boyunca verimsiz olduğu düşünülen okyanusların derinliklerinde de yaşam olduğu belirlenmiştir. Güneş ışınlarının ulaşabileceğinden çok daha derinlerdeki bu yaşam, oldukça zorlu koşullara rağmen, Yüce Rabbimiz'in eşsiz yaratışı ile sürmektedir. Okyanusun zor şartları altında yaşamını sürdüren canlılardan biri de baca yengecidir. Okyanuslarda derinliğe bağlı olarak sıcaklık, basınç, besin maddelerinin yoğunluğu ve ışık oranı değişir. Deniz yüzeyinden tabanına doğru inildikçe koşullar farklılık gösterir. Bununla birlikte her derinlikte, ortamın koşullarına uygun yapı ve sistemlere sahip canlılar yaşarlar. Bu canlılardan sadece özel denizaltılarla ulaşılabilen derinliklerde yaşayan türleri araştıran bilim adamları, bir yengeç türünün mükemmel göz yapısını gün ışığına çıkarmışlardır. Yaşamını 2500 Metre Derinlikte Sürdüren Bir Canlı Okyanusların derinliklerindeki zifiri karanlık bölgelerde, dev yarıklar boyunca uzanan ve fırlattığı suyun sıcaklığı 400 dereceye varan hidrotermal bacalar bulunur. Pek çok canlı için ölüm tehlikesi oluşturan bu bacalar, bilimsel adı “Bythograea thermydron” olan baca yengecini ise etkilemez. Hayata bir larva olarak adım atan baca yengeci yaşamının bu dönemlerini okyanusun orta derinliklerinde geçirir. Yaklaşık 1000 metre derinliğindeki bu alanları büyüdükçe terk eder ve daha derinlere doğru gitmeye başlar. Yengeç, erişkin döneme ulaştığında ortalama 1500 metre daha aşağıya inerek, yaklaşık 2500 metre derinlikteki okyanus tabanına yerleşir. Okyanusun bu derin sularında ortaya çıkan yüksek basınçlara, ancak bedenindeki özel yaratılış sayesinde dayanabilen baca yengeci, deniz seviyesinden tam 250 kat daha fazla basınçta rahatlıkla yaşamını sürdürebilir. Allah'ın yaratma sanatının güzel bir tecellisi olan bu canlının gözleri de yaşamı süresince pek çok değişiklik gösterir. Baca Yengecinin Gözlerindeki Mucizevi Değişim Pennsylvania'daki Franklin & Marshall Üniversitesi nörologlarından Robert Jinks ve ekibi, Pasifik Okyanusu'nun 2500 metre derinliğinde yeni yumurtlamış bir baca yengecinin yumurtalarını karanlık bir laboratuvar ortamında büyüttüler ve bu süre boyunca gelişen larvaların gözlerinin gelişimini takip ettiler. Yengecin üzerinde yapılan bu gözlem sonucu, larva döneminde bileşik göz yapısına sahip olan bu canlıların, erişkin hale geldiğinde bambaşka bir yapı olan, yalın retinal göz yapısına kavuştukları ortaya çıktı. Larva döneminden çıkmalarıyla ağırlıkları artan yengeçler, zamanla daha derine inerler. Bunun ardından baca yengeçlerinin gözleri, değişen ortamla birlikte, okyanusun karanlıklarında yaşayan ışık saçan canlıların yaydığı mavi-yeşil ışığa duyarlı göz yapısına bürünür. Yengeç erişkin hale geldiğinde ise çok daha şaşırtıcı bir dönüşüm yaşanır. Yengecin gözleri tamamen model değiştirir ve gözler iri, yalın bir retina haline gelir. Bu retinada lens bulunmaz ve dolayısıyla görüntü oluşturmaz. Işığa çok daha duyarlı olan bu gözler, zifiri karanlıkta sadece hidrotermal bacalardan yayılan zayıf ışıkları kolaylıkla algılayabilirler. Böylece etrafa 350 derecelik bir ısı yayan ve yaklaşan herşeyi pişiren hidrotermal bacaları uzaktayken bile fark edebilirler. Baca yengecinin gözlerinde gerçekleşen bu dönüşüm tam anlamıyla bir yaratılış mucizesidir. Gerek bileşik göz, gerekse yalın retina yapısındaki göz, birbirlerinden tamamen farklı yapılara sahiptirler. Bu kadar farklı iki yapının kusursuz olarak birbirini izlemesi, göz hücreleri tarafından yürütülen birçok hassas adıma dayalı, eksiksiz bir planın varlığını gerektirir. Yengecin gözlerindeki bu kompleks plana ait tüm bilgiler yengecin DNA'sında kendisi bir yumurta halindeyken dahi eksiksiz olarak bulunur. Bu bilgilerde gözün hangi tarafında, hangi tür yapı moleküllerinin, kaç yaşında üretilip yerleştirileceği ile ilgili tüm detaylar yer alır. Yüce Allah yengeci, sahip olduğu kusursuz organ ve sistemlerle birlikte yoktan var edendir. Basınca dayanıklı yapısı, foton dedektörü gözleri, özel kıskaçları ve okyanus tabanında kolaylıkla ilerlemesini sağlayan ayaklarıyla yengeç, Allah'ın yaratma delillerinden sadece bir tanesidir. Yüce Allah bir ayette evrende yarattığı varlıkların "içten Allah'a yönelen her kul için 'hikmetle bakan bir iç göz' ve bir zikir" olduğunu bildirmektedir. (Kaf Suresi, 8) Baca Yengeçlerinin 400 Derecelik Evleri: Hidrotermal Bacalar 1970'li yılların son dönemlerinde keşfedilen hidrotermal bacalar okyanus tabanlarındaki uzun yarıklar boyunca uzanırlar. Bu yarıklarda bulunan ve erimiş halde bulunan kayalar suyu ısıtır ve içlerindeki mineralleri ısınan suyla birlikte fışkırtırlar. Fışkıran mineraller çökelir ve zamanla birikerek bacaları oluştururlar. Bacalar civarında sıcaklık tam 400 dereceyi bulmaktadır. Normalde 100 derecede kaynayan su, derinliğin sebep olduğu basınç yüzünden bu kadar yüksek sıcaklıkta bile kaynamaz. Bu derinliklerde yengeçler, bakteriler, boyları 3 metreyi bulan dev solucanlar ve önceden hiç rastlanmayan derin su balıkları yaşamaktadır. Buradaki hayat türüyle ilgili bilinmesi gereken önemli bir özellik vardır. Fotosentez güneş ışığına dayanan bir reaksiyondur. Oysa bu kadar derinlere güneş ışığının erişmesi imkansızdır. Dolayısıyla binlerce metre derinlikte hayat fotosenteze değil kemosenteze dayalıdır. Kemosentez, bakterilere enerji sağlayan ve kimyasallara dayanan reaksiyonun adıdır. Beslenme zincirinin en altında bakteriler bulunur. Bunlar bacalardan sıcak suyla fışkıran sülfür elementiyle beslenirler. Diğer canlılar da bu bakterileri yiyerek enerji elde ederler. "Gerçekten hayvanlarda da sizin için bir ders (ibret) vardır; karınlarının içinde olanlardan size içirmekteyiz ve onlarda sizin için daha birçok yararlar var. Sizler onlardan yemektesiniz." (Müminun Suresi, 21)

Afrika Yarasası

Güney Amerika’da keşfedilen bir yarasa türünün dili, bir yaratılış harikasıdır.

Anoura fistula adı verilen türün dili, yarasanın vücudunun 1.5 katı uzunluktadır. Bu özelliği ile vücuduna oranla dünyanın en uzun diline sahip memelidir.

Yarasa, Centropogon nigricans adı verilen borazan şeklindeki bir çiçeğin nektarı ile beslenir. Ancak çiçeğin nektar bulunduran yeri oldukça dar ve uzundur.
Yarasa, bu nektarı alabilmek için çiçeğe yaklaştığında dilini süratle dışarı doğru fırlatır. Bu süratte bu kadar uzun bir mesafeye dilini gönderebilmesini ise, çok özel bir kas sistemi sağlar.

Dili, çenesinin arkası yerine canlının göğüs kafesinden başlar. Neredeyse, kalbine yakın bir bölgededir.
Ağzının arka tarafından başlayıp göğsüne doğru uzanan yerde, bir tüp bulunur. Yarasanın çiçeğin nektarından aldığı her yudumda, dil bu tübün içerisine süratle girer ve çıkar.
Centropogon nigricans çiçeğinin nektarı ile beslenen yarasa, bu çiçeğin içindeki nektara erişebilecek tasarıma sahip tek canlıdır.
Bu yarasadan başka, hiçbir canlı çiçeğin nektarına erişemez. Başka deyişle, çiçeğin döllenmesine yardımcı olabilen tek canlı da bu yarasadır.

Yarasa, çiçeğin nektarını almak için her uzanışında tüylerine çiçeğin polenlerini bulaştırır ve bu şekilde çiçeği döller.

Allah, yaratma sanatının bir zenginliği olarak, yeryüzündeki her canlıdan çeşit çeşit yaratmıştır.
Bitkiler son derece estetik bir görünüme sahip oldukları gibi, canlılığın devamında da çok önemli bir yere sahiptirler.
Allah, Katı’ndan bir rahmet olarak yeryüzünde birbirinden farklı renkte, motifte ve şekilde bitkiler var etmiştir. Şüphesiz Allah, sadece tek bir tip bitki var ederek de bu düzeni devam ettirmeye kadirdir.
Ancak, bitki örtüsünün bu kadar çeşitli olması ve insanın ruhuna bu denli hoş gelen bir görünümünün olması Allah’ın üzerimizdeki rahmetindendir.
Bitkileri çeşit çeşit yaratan Allah, her bir bitkinin döllenme şeklini de çeşit çeşit kılmıştır. Onda da bir tekdüzelik değil, son derece büyük bir zenginlik ve bolluk vardır.
Allah, dilerse bir canlıyı anne karnında var edebildiği gibi, sadece bir tozdan (bir polenden) da yaratmaya Güç Yetiren’dir.

"O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “Ol” der. O da hemen oluverir.” (Meryem Suresi, 35)
Yeryüzünde an be an kaç tane bitkinin öldüğü, kaç tomurcuğun filizlendiği, kaç çiçeğe ait polenlerin taşındığı bilgisi yalnızca Allah Katı’ndadır.
Allah, ölen her çiçeğin yerine yeni bir çiçek ve o çiçekle birlikte de onu döllemesine yardımcı olacak canlıyı da dölleme işlemi için ihtiyacı olan tüm sistemle beraber var eder.

Bir canlının başka bir canlının çoğalmasına yardımcı olması kuşkusuz çok fedakar bir tavırdır. Bu fedakar tavra binaen, yeryüzündeki her canlıya rızkını veren Allah, çiçekten çıkan şerbet gibi nektarla da yarasaya rızkını vermiştir.
Bu, Allah’ın yaratma sanatındaki detayın ve benzersizliğin ayetlerindendir.

"Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a âit olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de, (öldükten sonra) emaneten konulacakları yeri de o bilir. Bunların hepsi açık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı) dır."
(11/6)


Kaynak: http://www.sciencenewsforkids.org/articles/20061213/Note3.asp

Farklı Irkların Varlığı Yaratılış Delilidir

Farklı ırkların varlığı bazı evrim taraftarları tarafından evrim teorisine delilmiş gibi gösterilmeye çalışılır. Ancak bu tür iddiaların altında yatan problem, genetik bilimi hakkındaki bilgi eksikliği ya da genetik kuralların göz ardı edilmesidir. Çünkü bilimsel olarak da kanıtlanmıştır ki insan ırklarının zengin çeşitliliği evrimcilerin iddia ettiğinin aksine, Allah’ın insanı bir anda yoktan var ettiğini gösteren yaratılış delillerinden biridir. Farklı ırkların varlığının sözde evrime delil olduğunu savunanların öne sürdükleri tez, “eğer canlılık İlahi kaynaklarda yer aldığı gibi, tek bir erkek ve kadınla başlamışsa birbirinden farklı ırkların nasıl meydana çıkmış olabileceği” sorusuna dayanır. Diğer bir ifadeyle, “Hz. Adem ve Hz. Havva’nın boy, ten ve diğer fiziksel özellikleri toplamda yalnızca iki kişiyi kapsadığına göre her biri farklı özelliklere sahip olan ırklar nasıl ortaya çıktı?” demektedirler. Gerçekte bütün bu soruların ya da itirazların altında yatan problem, genetik bilimi hakkındaki bilgi eksikliği ya da genetik kurallarının göz ardı edilmesidir. Bugün yeryüzündeki insanlar arasında var olan ırk çeşitliliğinin nedenini anlamak için önce bu soruyla yakından ilgili olan “varyasyon” konusu hakkında genel bir bilgi sahibi olmak gerekir.

Varyasyon Nedir?
Varyasyon, genetik biliminde kullanılan bir terimdir ve “çeşitlenme” anlamına gelir. Bu genetik olay, bir canlı türünün içindeki bireylerin ya da grupların, birbirlerinden farklı özelliklere sahip olmasına neden olur. Varyasyonların kaynağı ise o türün içindeki bireylerin sahip olduğu genetik bilgidir. Bu bireylerin aralarındaki eşleşmeler sonucunda bu genetik bilgi yeni nesillerde değişik kombinasyonlarda bir araya gelir. Anne ve babanın kromozomları arasında genetik madde alışverişi olur. Böylece genler birbiriyle karışır. Bunun sonucu da bu bireyin fiziksel özelliklerinde bir çeşitlenme meydana gelmesidir. İnsan ırkları ve insanlar arasındaki birbirinden farklı fiziksel özellikler de insan türüne ait ‘varyasyonlar’dır. Yeryüzündeki insanların hepsi temelde aynı genetik bilgiye sahiptirler, ama bu genetik bilginin izin verdiği varyasyon potansiyeli sayesinde kimisi çekik gözlüdür, kimisi kızıl saçlıdır, kimisinin burnu uzun, kimisinin boyu kısadır. Varyasyon potansiyelini anlamak için, sarışın ve mavi gözlü bireylere sahip bir toplum ile esmer ve siyah gözlü bireylerin çoğunlukta olduğu bir toplumu ele alalım. Her iki toplumun zaman içinde birbirine karışmaları ve aralarında evlilikler yapmaları sonucunda, ortaya esmer ve mavi gözlü yeni nesillerin çıktığı görülecektir. Yani her iki toplumun belli fiziksel özellikleri yeni nesillerde birbiriyle eşleşerek farklı görünümlü bireyler ortaya çıkacaktır. Diğer fiziksel özelliklerin de birbirleriyle karıştıkları düşünüldüğünde ortaya çok büyük bir çeşitlenmenin çıkacağı açıktır.
Baskın ve Çekinik Gen Farkı
Bilinmesi gereken önemli bir nokta da şudur: Her fiziksel özelliği belirleyen iki gen vardır. Bunlardan biri çekinik, diğeri baskın ya da her ikisi de eşit derecede baskın olabilir. Örneğin kişinin göz rengini belirleyen iki gen vardır. Bunlardan biri anneden diğeri ise babadan gelir. Baskın olan gen hangisi ise çocuğun göz rengi o gen tarafından kontrol edilir. Çoğunlukla koyu renkler açık renklere baskındır. Buna göre, bir kişide yeşil ve siyah göz renklerine ait genler varsa o kişinin gözü, siyah renk geni daha baskın olduğundan siyah olur. Fakat çekinik olan yeşil renk daha sonraki nesillere aktarılarak ileriki bir jenerasyonda ortaya çıkabilir. Yani annesi ve babası siyah gözlü olan bir çocuğun gözü yeşil olabilir. Çünkü bu renk genleri anne ve babada çekinik olarak bulunmaktadır. Bu kural diğer bütün fiziksel özellikler ve bunları belirleyen genler için de geçerlidir. Kulak, burun, ağız şekli, boy uzunluğu, kemik yapısı, uzuvların ve organların yapısı, şekli, özellikleri, vs. gibi yüzlerce hatta binlerce özellik bu şekilde kontrol edilir. İşte bu özellik nedeniyle, genetik yapıda yer alan sayısız bilgi o bireyin dış görünümüne yansımadan sonraki nesillere aktarılabilir.

Yüce Allah Örneksiz Yaratandır
Yazı boyunca verilen bilgiler göstermektedir ki farklı ırkların varlığı, insanın genlerinde var olan zengin çeşitlilik nedeniyledir. İlk insan olan Hz. Adem ve eşi de genetik yapılarındaki zengin bilgiyi, kendi dış görünümlerine bunların ancak bir kısmının yansımasına rağmen, sonraki nesillere aktarmışlardır. İnsanlık tarihi içinde ortaya çıkan coğrafi izolasyonlar da çeşitli insan gruplarında belirli özelliklerin birikmesine uygun ortam oluşturmuştur. Bu süreç, uzun zaman içinde insan gruplarının kemik yapısı, ten rengi, boy, kafatası hacmi gibi özelliklerinin birbirinden farklılaşması sonucunu getirmiştir. Bu farklılaşma ile ırklar ortaya çıkmıştır. Görüldüğü gibi insan ırklarının zengin çeşitliliği, modern bilimin ispatladığı bir gerçektir ve Allah’ın insanı bir anda yoktan var ettiğinin delillerindendir. Evrim teorisinin “ırkların varlığı, evrimi kanıtlar” iddiası ise cehaletin bir ürünüdür. Farklı ırkların varlığı, Allah’ın varlığını ve üstün yaratma sanatını göstermektedir. Bir ayette şöyle buyrulur: “ O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, ‘şekil ve suret’ verendir. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O’nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.” (Haşr Suresi, 24) Kuran’da farklı halkların ve kabilelerin yaratılmasının nedeninin, insanların birbirleriyle tanışmaları olduğu bildirilir. Bu çeşitlilik, Allah’ın yaratışındaki bir güzelliktir. Bir ayette Allah’ın yaratma ilmi şöyle bildirilmiştir: “Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (Hucurat Suresi, 13)

Allahın İsimleri: KASİM (Kısımlandıran, Rızıkları, Nimetleri Adalet, Rahmet Içinde, Taksim Edip Herkese Rızık Veren)

"Senin Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında maişetlerini aralarında Biz paylaştırdık ve onlardan bir bölümü (diğer) bir bölümünü 'teshir etmesi için, bir bölümünü bir bölümü üzerinde derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti; toplayıp-yığdıklarından daha hayırlıdır." (Zuhruf Suresi, 32) Amazon'da yüzlerce sene dimdik duran ağaçlar, kuzey kutbunda her tarafı buzlarla çevrili bir adada yaşayan penguen sürüsü, çölde 30 senedir hiç kıpırdamadan duran bir kaktüs, yağmur ormanlarında taşıdıkları yapraklardan ürettikleri mantarla beslenen karıncalar ve bunlar gibi milyonlarca yıldır yaşamlarını sürdüren canlılar ordusu... Yukarıda sayılan ve sayılamayan canlıların hepsi yaşamak için beslenmeye muhtaçtır. Kimi kesinlikle suya ihtiyaç duyarken, kimi senelerce hiç su istemez, birisi sıcağı severken diğeri sıcakta yaşayamaz. Üstelik hepsinin birarada yaşaması için bunlar gibi birçok şartın aynı anda oluşması gerekir. Tüm bu canlıları yaratan Allah, her birinin ihtiyaçlarını ayrı ayrı düzenlemiştir. (Allah Korkusu) Allah yarattığı herşeyin ihtiyacını karşılaması ve rahmetini yarattığı canlılar arasında paylaştırmasıyla sonsuz şefkatini, merhametini gösterir. Elbette bu canlılar arasında insan da vardır. Allah insanın yaşayabilmesi için çeşit çeşit nimet var etmiş, ihtiyacı olan herşeyi kendisine vermiştir. Nitekim bu önemli gerçeğe Kuran'da şöyle dikkat çekilmektedir: "Size her istediğiniz şeyi verdi. Eğer Allah'ın nimetini saymaya kalkışırsanız, onu sayıp-bitirmeye güç yetiremezsiniz. Gerçek şu ki, insan pek zalimdir, pek nankördür." (İbrahim Suresi, 34),

Allah (cc)'ın Yarattıkları Üzerinde Düşünmek İman Alametidir

"Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) “Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azabından koru." (Al-i İmran Suresi, 191) Tüm alemlerin Hakim'i olan Allah (cc), iman eden kullarına, yarattıkları üzerinde düşünmelerini bildirmiştir. Bunun en önemli nedenlerinden biri, yerde, gökte, Allah (cc)'ın yarattıklarının tümünde, Allah (cc)'ın varlığına ve üstün yaratışına dair deliller bulunması ve tüm bunları görmenin, iman eden bir insanı Allah (cc)'a daha fazla yaklaştırmasıdır. Yüce Allah (cc)'a iman eden bir insan, gördüğü bir çiçek tomurcuğunda, mikroskop altında incelediği tek bir hücrede, dallarını göğe uzatmış muhteşem görünümlü bir ağaçta, kabuğunun içinde paketlenmiş meyvelerde, birbirinden güzel hayvanlarda ve tek bir tohum tanesinde Rabbimiz'in gücünü ve büyüklüğünü görecektir. İşte bu nedenle, Allah (cc)'ın varlığına inanan bir insanın, karşılaştığı güzellikler üzerinde düşündükçe inancı pekişecek, imanı güçlenecektir. Çünkü tüm varlıkları, alemlerin Rabbi olan Allah (cc) yaratmıştır ve yeryüzünün her yerinde O'nun kudreti hakimdir. Düşünen bir insanın karşılaşacağı gerçek şudur: Her şeyin sahibi olan Allah (cc), gökte ve yerde olanların tümünü, tek bir emir ile, bir kerede yaratmıştır. Allah (cc)'ın muhteşem eserleri, Yaratılış gerçeğini her geçen gün çok daha güçlü şekilde kanıtlamaya devam etmektedir. Üstün ve Güç sahibi olan Allah (cc), tüm varlıkların Sahibi ve kusursuzca Yaratanı'dır. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır: "Göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. Şüphesiz Allah, Gani (hiç kimseye ve hiçbir şeye muhtaç olmayan)dır, Hamid (hamd da yalnızca O'na ait)tir. Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah'ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir." (Lokman Suresi, 26-27) Bediüzzaman Said Nursi de Yüce Allah (cc)’ın bu üstün yaratma sanatını bir sözünde şöyle dile getirmiştir: "Şu mucize-i kudrete (kudret mucizesine) hangi sebep gösterilebilir? Hadsiz derecedeki acip şu sanatları neye isnad edebilirsin (dayandırabilirsin)?"(Sözler, 33. Söz) Yüce Allah (cc) insanları, yerde ve gökteki tüm yaratılmışlar üzerine düşünmeye çağırmıştır. Eğer bir insan, tüm varlıkların Rabbimiz’in üstün eserleri olduğunu görebiliyor ve buna inanıyorsa, bu eserler üzerine düşünmek ufkunu ve anlayışını daha da açacak, Rabbimiz’e olan yakınlığını ve ahiret inancını daha da pekiştirecektir. İnsan, araştırıp üzerinde düşündüğü her şeyde bir sanat ve akıl olduğunu görecek, Sonsuz Kudret Sahibi olan Yüce Allah (cc)’ın üstün aklını, muhteşem sanatını ve gücünü daha iyi kavrayabilecektir.

Zürafa Niçin Beyin Kanaması Geçirmez?

Zürafanın başından kalbine kadar giden bölümde; yukarı çıkan ve aşağı inen damarların oluşturduğu bir U sistemi bulunur. Ters yönde akan kan damarları toplam basıncı sıfırlar, böylece canlı, ani kanamalara neden olacak iç basınçtan kurtulmuş olur.Kalpten aşağı seviyede kalan bacak ve ayakların da özel bir korumaya ihtiyacı vardır. Zürafanın bacak ve ayaklarını saran derinin son derece kalın olması onu kan basıncının kötü etkilerinden korur. Ayrıca damarların içinde, şiddetli kan akışını dengeleyerek basıncı kontrol altına alan kapakçıklar da bulunur.Asıl büyük tehlike ise, hayvan su içmek için başını yere kadar indirdiğinde ortaya çıkar. Normalde beyin kanamasına sebep olacak kadar şiddetli olan kan basıncı, bu durumda daha çok artar. Ama bu tehlikeye karşı kusursuz bir önlem alınmıştır. Vücutta salgılanan "sefaloraşidien" adlı sıvı devreye girer ve kalp hacmini küçülterek pompalanan kanı azaltır.Öte yandan, hayvanın boynunda, başını aşağı eğdiğinde devreye giren özel kapakçıklar vardır. Bu kapakçıklar kanın akışını büyük ölçüde azaltır ve böylece zürafa güven içinde su içip tekrar başını yukarı kaldırabilir. Zürafanın kat kat olan damarlarının kalın olması da, yine bu yüksek basınç tehlikesine karşı alınmış bir tedbirdir.Zürafaların Başı Neden Dönmez?Zürafalar, başlarını aşağıdan yukarı kaldırmak için çok fazla zaman harcarlar ve bu yüzden kanın beyne gitmesi için vücutlarında kusursuz bir sistemin olması gereklidir. Bu sistem, çok güçlü bir pompa biçiminde çalışan kalp ve insandakinin iki katından daha fazla olan kan basıncından oluşur. İşte böylelikle zürafalar, bayılma nöbetlerinden korunmuş olurlar.Nitekim zürafa başını kaldırdığında, baştaki kan damarları neredeyse bütün kanı yanaklarına, dillerine ya da deri gibi başın diğer bölümlerine aktarmaz; sadece beyne akması için yönlendirir. Aynı zamanda, hayvanın kalın derisi ve şahdamarındaki olağandışı bir kas -ki damarların genellikle kasları olmaz- kanı baştan kalbe geri taşıyan damara baskı yapar. İşte zürafa, insanlarınkinden çok daha iyi bir bayılmayı engelleyen mekanizmaya sahip olarak yaratıldığı için bayılmaz.Zürafanın, ilk doğduğu anda, tüm vücuduna göre kalp ve dolaşım sistemi tasarlaması ve olabilecek tehlikelere karşı önlem alması mümkün değildir.Musevva olan Allah, diğer canlılar gibi zürafayı da tüm ihtiyaçlarına göre şekilleyip düzenlemiştir.

Bedi Olan Allah'ın, Acizlikler Yaratmasının Hikmetini Anlayamayan Darwinistler

“Bedi”, Yüce Allah’ın bir ismidir. “Örneksiz Ve Hayret Verici Alemler İcad Eden” anlamına gelir. Bazı insanlar Rabbimiz’in bu Yüce Sıfatını tam olarak kavrayamazlar. Bazıları ise kavradıkları halde görmezden gelirler. İnkar edebilmek için yol ararlar. Allah, işte bu kimselerin durumunu ayetlerinde şöyle haber vermiştir: Vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14) Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, Aziz’dir. (Hac Suresi, 73-74) Allah’ın Kadrini hakkıyla takdir edemeyenler, sürekli olarak aynı hataya düşerler. Kendi iddialarını doğrulayacak deliller getirmek yerine (ki iddialarını doğrulacayak tek bir delilleri yoktur), Rabbimiz’in hayranlık uyandıran üstün yaratışında kendilerince kusurlar aramaya kalkışırlar (Allah’ı tenzih ederiz). Bunu yapan kişiler genellikle, Allah’ı inkar etme amacıyla ortaya çıkmış olan ateistler ve Darwinistlerdir. Darwinistler, 21. yüzyılın gelişi ile birlikte, 150 yıllık tarihlerinde yaşadıkları en büyük yenilgiyi tatmışlardır. Yaratılış delillerinin milyonlarca olması ve evrimi destekleyen tek bir delil bile olmaması, bu yüzyılda tüm dünya tarafından anlaşılmıştır. İnsanlar okul yıllarından beri aldatıldıklarını, içerisinde bulunduğumuz bu yıllarda öğrenebilmişlerdir. Gerçek bilimsel delillerle ilk defa karşılaşmışlar ve birbirinden muhteşem 250 milyondan fazla fosilin tamamının Yaratılış gerçeğini gösterdiğini görmüşlerdir. Bu büyük yenilgi Darwinistler üzerinde öylesine büyük bir panik ve yıkım oluşturmuştur ki, evrim savunucuları çözümü yalan ve aldatmacaya dayalı karşı atakta bulmuşlardır. Bugünlerde televizyonlardaki evrim programları ve Darwinist dergiler, hep aynı konuyu gündeme getirerek yenilgiyi bertaraf etmeye çalışmaktadırlar. İddiaları ise şudur: Canlılar kusursuz değildir. Daha önce pek çok kere açıklamış olduğumuz bu konuyla ilgili önemli bir noktayı tekrar belirtmekte yarar vardır: Canlılar elbetteki kusursuz değildir. Fakat Darwinistlerin anlamak istemediği şey şudur: Canlılardaki insanın sırrını çözemediği, olağanüstü komplekslikte ve muhteşemlikteki kusursuzluklar özel olarak yaratıldığı gibi, kusurlar da özel olarak yaratılmıştır. Yüce Rabbimiz kusursuzlukları yaratarak, dilediği varlığı dilediği kusursuzluk ve güzellikte yaratmaya kadir olduğunu gösterir. Kusurlar ise, bu dünyanın geçici bir imtiham mekanı olduğunun hatırlatıcısıdır. Yüce Rabbimiz, kusurlar yaratarak asıl hayatın dünya hayatı olmadığını, kusursuzluğun ancak ahirette, sonsuz cennette var olacağını göstermektedir. Yeryüzünde birbirinden ihtişamlı alemleri kusursuzca, olağanüstü mükemmellikte ve güzellikte yaratan Allah, elbette ki her şeyi aynı kusursuzlukta yaratmaya kadirdir. Çünkü Yüce Allah, tüm alemlerin Hakimi’dir, kusursuz yaratmak ancak O’na mahsustur. O’nun sanatı hayranlık uyandırıcıdır, ihtişam doludur. Eğer insan dünyada kusursuz yaratılsaydı, imtihanın sırrını bilemeyecek, Allah’a kul olması gerektiğini anlayamayacak, Allah’ın rızasını ve cenneti kazanabilmek için bir çaba içinde olamayacaktı. Kusursuzluklara dünyada sahip olan bir insana dünya yeterli gelecek, ahiret özlemi oluşmayacaktı. İşte, pek çok canlı, hastalıklardan uzak yaratılırken, pek çoğu olağanüstü şartlara karşı son derece dayanıklıyken, çiçek nerede olursa olsun mis gibi kokarken, insanda bunların eksiksiz şekilde oluşmaması özel bir hikmet üzeredir. İnsan, acizlikleri görerek Allah’a yakınlaşır, dünya hayatının gerçeğini anlar ve kusursuzluğun gerçek sahibi olan Rabbimiz’in yarattığı cennete ulaşabilmek için Allah’a yakınlaşma çabası içinde olur. İnsan, acizliklerini bilerek şımarıp böbürlenemez, Allah’a karşı büyüklük gösteremez (Allah’ı tenzih ederiz). Kuşkusuz ki alemlerin Rabbi olan Yüce Allah, ahirette her varlığı, en mükemmel, en kusursuz ve en muhteşem şekilde yaratacaktır. Elbette bu yaratılma, Yüce Allah’ın yalnızca “Ol” emri ile gerçekleşecektir. Rabbimiz Kuran’da şöyle bildirir: Onlar görmediler mi ki, Allah yaratmaya nasıl başlıyor, sonra onu iade ediyor? Şüphesiz, bu Allah'a göre kolaydır. De ki: "Yeryüzünde gezip dolaşın da, böylelikle yaratmaya nasıl başladığına bir bakın, sonra Allah ahiret yaratmasını (veya son yaratmayı) da inşa edip yaratacaktır. Şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir.(Ankebut Suresi, 19-20) Allah’ın, kusurları yaratmasındaki hikmet ile ilgili, daha önceki yazılarımızı buradan ve buradan okuyabilirsiniz. İşte Darwinistler, bu büyük gerçekten tamamen habersiz olduklarından olağanüstü derecede saçma iddialarla ortaya çıkıp kendilerini gülünç duruma düşürmektedirler. Elbette bu iddialarının doğru ve geçerli olmadığını kendileri de çok iyi bilirler. Allah’ın kusursuz yaratma sanatına kendileri de şahittirler. Fakat ellerinde tek bir tane bile bilimsel delil olmaması, düştükleri aciz durum ve yenilginin getirdiği panik, artık onları böyle zorlama ve saçma izahlara yöneltmektedir. Sayın Adnan Oktar, İnsanın Acizliğinin Ardındaki Hikmetleri Şöyle Dile Getirmiştir: Muhabir: Evet, bir sorumuz var hocam. “Doğadaki hayvanlar ve bitkilere bakıyoruz, toz toprak içinde olmalarına, su sabunla yıkanmamalarına rağmen her zaman temizler ama insan böyle değil, acaba neden insan daha önemli bir canlı olduğu halde, daha komplike bir canlı olduğu halde daha aciz yaratılmış?” diye sormuş ... Adnan Oktar: İnsan ne kadar aciz olursa imtihanı o kadar mükemmel olur, o kadar güzel olur, Allah’a o kadar yaklaştırır. Mesela Allah isteseydi bizim, yani insanların ağzını da, çiçeklerde olduğu mis gibi kılabilirdi. Mesela Allah çiçek, ot, güle çok güzel bir koku verebiliyor. Allah, güle verdiği gücü mesela insanın ağzına da verebilirdi. İnsanın ağzı gül kokardı, yüzünü yıkamasına gerek kalmazdı, çiçek gibi pırıl pırıl kalabilirdi. Yahut çelik parçası gibi pırıl pırıl kalabilirdi. Özellikle böyle yapmıştır Allah, dikkat ederseniz insan vücudunun her yeri bir aczdir, kulağı ayrı bir acz taşır, gözü ayrı bir acz, tamamı ayrı, hepsi özel yapılmıştır. Halbuki mesela bir parfümeri mağazasının önünden geçiyordum, gördüm; ne kadar çok esanslar, parfümler, çeşit çeşit malzemeler var. Allah küçücük cam kutular içinde onları yaratmış ve onları paket de yapmış, o şekilde göstertiyor bizim beynimizde. İsteseydi Allah onu bizim vücudumuzda da yaratırdı o tip güzel kokuları. Ama yapmamış, tam tersini yapıyor, halbuki mesela koltuk altında çok güzel bir koku meydana getirebilir Allah istese. Çünkü diğer bütün bitkilerde, en aciz sümbülde, karanfilde, menekşede, hepsinde mis gibi koku yapıyor. Ama Allah özel olarak yapmamıştır ki, cennete insanlar özlem duysun diye. O zaman cennete özlem duymama riski oluşur. O kendindeki aczi gördükçe sürekli cennete olan isteği artacaktır. Çünkü mesela kafamızda mükemmel bir müzik düşüncemiz var ama bir türlü onu bulamayız. Muhabir: Evet. Adnan Oktar: Sürekli CD alıyoruz, kaset alıyoruz ama aradığımız müziği şimdiye kadar bulamadık biz. Aradığımız kokuyu da bulamayız. Muhabir: Evet. Adnan Oktar: Bilinçaltımızda o vardır bizim. Mesela mükemmel ev vardır, saraya gitsek de beğenmeyiz, “evimize gitsek bari” deriz, değil mi? Muhabir: Evet. Adnan Oktar: Hiçbirini beğenmeyiz o anlamda. Çünkü biz cennete göre yaratıldığımız için bilinçaltımızda o cennet ve sonsuzluk düşüncesi çok güçlü bir içgüdüdür bizde. Yani sonsuz yaşama içgüdüsü en güçlü içgüdüdür insanda ve tek tatmin edilmeyen içgüdüdür bu. Bu tatmin edileceği için verilen içgüdüdür. Mesela yiyecek içgüdüsü verilir, tatmin olur, susama içgüdüsü vardır, hepsi tatmin olur ama bir tek sonsuzluk içgüdüsü tatmin edilmemiştir ki eğer öyle olmuş olsa, yani insan hiç ölmeyeceğini bilmiş olsa, düşünün yani ne yapardı, ne olurdu, bu kadar kısa bir hayata rağmen böyle olmasını düşün. (Sayın Adnan Oktar’ın 18 Ocak 2009 tarihinde Kanal 35 TV ile yaptığı röportajdan…) Kendi nefisleri konusunda düşünmüyorlar mı? Allah, gökleri, yeri ve bu ikisi arasında olanları ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre (ecel) olarak yaratmıştır. Gerçekten, insanlardan çoğu Rablerine kavuşmayı inkar ediyorlar. (Rum Suresi, 8)

Allah'a Dua Nasıl Olmalıdır?





GÜVERCİN VE KUMRU

İman eden her insan, Cenab-ı Allah'ın yerde, gökte ve bunlar arasında olan herşeyin Rabbi olduğunu bilir. Fatır (Yaratan) sıfatı heran her yerde tecelli eden Rabbimizin, tüm evreni yaratan, bilen ve kontrol eden sonsuz bilgiye, akıl ve güce sahiptir.Sonsuz yaratma gücüne sahip olan Allah-u Teala çeşit çeşit hayvanlar varetmiştir. Kuşları da türlü türlü yaratmış, her türe kendine has güzellikler vermiştir.Güvercin ve kumruların başka hiçbir kuşta örneğine rastlanmayan en ilginç özelliği yavrularını beslemek için sütümsü bir sıvı salgılamalarıdır. "Güvercin sütü" denen bu madde erişkin güvercinlerin kursaklarından (yemek borusunda, besinlerin geçici olarak depolandığı keseden) salgılanır ve memelilerin sütü kadar besleyici olacak şekilde yaratılmış bir sıvıdır. Anne güvercin bu sıvıyı kendi gagasından yavrunun ağzına akıtır ve yumurtadan yeni çıkmış yavrusunu tohum yiyecek duruma gelinceye kadar böyle besler. Güvercinler ile kumruları öbür kuşlardan ayıracak şekilde Allah(c.c)'ın verdiği başka bir özellik de su içme biçimleridir. Bütün kuşlar gagalarına bir yudum su alıp başlarını geriye atarak yuttukları halde, güvercin ve kumruları Cenab-ı Allah tıpkı memeliler gibi suyu emerek içebilecekleri şekilde yaratmıştır.Güvercinler ve kumrular yuvalarını genellikle ağaçların alt dallarına yaparlar, ya da kaya çıkıntılarına veya ağaç oyuklarına taşıdıkları ince dal ve çalı parçalarıyla yaparlar. Dişi kuş yuvaya genellikle iki, bazen de bir ya da üç yumurta bırakır. Birçok türün yumurtaları beyaz, bazılarının ki sarımsıdır. Kuluçkaya yatma, yumurtaları gözetme ve yavruları besleme görevini dişi ile erkek birlikte üstlenir.Yarattığı herşeyi kusursuzca vareden, aziz ve hakim olan Rabbimizi, gökte ve yerde olanların tümü tesbih eder. Cenab-ı Allah bunu Kur'an-ı Kerim'de şöyle bildirmiştir:
"Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah'ı tesbih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah, onların işlediklerini bilendir." (Nur Suresi, 41)
Yaratılan her şeyde akıl sahibi bir insan için birçok ayet vardır. Çünkü akıl sahibi bir insana düşen Rabbinin ayetlerini görmek, gördüğü bu mükemmellikleri tefekkür ederek Allah(c.c)'ın sonsuz ilmini, sonsuz kudretini, sanatı, bilgisini ve yaratma gücünü farketmektir.
"Onlar, üstlerinde dizi dizi kanat açıp kapayarak uçan kuşları görmüyorlar mı? Onları (Rahman olan Allah)'tan başkası (boşlukta) tutmuyor. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla görendir." (Mülk Suresi, 19)

BİR CENNET MEYVESİ

Bir cennet meyvesi olan muz, Rahman ve Rahim olan, kullarına karşı sonsuz ikram sahibi olan yüce Rabbimizin yarattığı ve tüm canlılara bağışladığı eşsiz rızıklardan sadece birisidir. Cenab-ı Allah muza, tüm insanların hoşuna gidecek sapsarı bir renk, tertemiz bir koku ve güzel, tatlı bir lezzet vermiş ve katından bir nimet olarak onu biz kullarına bahşetmiştir.

Alemlerin Rabbi olan Allah kahverengi çamurlu topraktan böyle sapsarı, nazik, körpe meyvelerle yüklü benzersiz bir ağaç bitirmektedir. Toprağa atılan tek bir tohum mucizevi bir gelişme göstererek, dallarından yüzlerce muz sarkan bir ağaca dönüşür. Örneksiz ve hayret verici alemler yaratan, merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah, topraktan bu eşsiz meyveleri çıkarır ve tüm canlılara sunar. Her bir ayrıntısında müthiş bir uyum, büyük bir ilim ve güzellik saklanan bu rızıkları tüketirken, müminlere sadece gerçekten ciddi bir tefekkür ve içli bir şükür düşmektedir.Muzun tatlı olan etli kısmı, parlak sarı bir kabukla gizlenmiştir. Bu kabuk soyulduğunda ise insan gerçekten çok güzel bir koku ile karşılaşır. Hayatımızda yanlızca bir veya iki çeşidi ile karşılaştığımız muzun yeryüzünde tam 250 çeşidi vardır. Bu da Yüce Allah' ın yeryüzüne yayılan Gani sıfatının en güzel tecellilerini açıkça gözler önüne sermektedir. Çok büyük otsu bir bitki olan muz, ekvator bölgelerinde veya sıcak ülkelerde yetişir. Gövdesi toprak altında köksap veya soğan halinde bulunup yapraklar bu köksaptan çıkar. Yaprakların kınları içiçe girerek bir yerüstü gövdesine benzeyen kongövde meydana getirir ve bu kongövdenin içinde uzun bir çiçek sapı gelişir. Bu sap gün ışığına çıkınca da daha da uzayarak obruklaşır ve çiçek topluluğunu meydana getirir. Bu topluluk ise uzun bir başağı andırmaktadır. Yaprakları büyük ve oval olan muz ağacının bir yaprağının boyu 2- 3 metreye ulaşabilir. Ve tıpkı ayet-i kerimede tarif edildiği gibi cennette müminlere sunulacak olan bu olgunlaşmış güzel meyvelerin tümü, sarkık bir sapın üzerinde toplu halde bulunmaktadır.
"'Ashab-ıYemin', ne (kutludur o) 'Ashab-ı Yemin'. Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları), üstüste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları.... (Vakıa Suresi, 27-29)
İşte Kerim olan yüce Allah, yarattığı birbirinden güzel eşsiz rızıkları, nımetleri adalet ve hikmet ve rahmet içinde taksim edip, herkese nasibini vermektedir. İnsanların hiç tanımadığı, bilmediği binlerce çeşit yiyecekle, dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan canlılar rızıklanır ve yaşamlarını sürdürürler. Yüce Rabbim herşeyden müstağni iken, hiçbirşeye ihtiyaç duymazken yarattığı kullarını işte böyle eşsiz, türlü türlü nimetlerle beslemektedir. Rablerinin rahmetinden emin olan müminler ise kesin olarak bilirler ki, dünya hayatında elin uzanmasiyla çekip alınacak kadar kolaylıkla insanların önlerine serilen bütün bu nimetler, ahirette yanlızca salih kullara sunulacaktır. Bu yüzden yapılması gereken tek şey dünya hayatı henüz devam ederken, verilen bütün nimetlerin şükrünü gereği gibi yapıp, Cenab-ı Allah'a gönülden boyun eğen salih kullardan olmak, olacaktır.

MİDEDE ÜREYEN KURBAĞALAR

Avusturalya'da yaşayan Rheobatrachus Silus türü kurbağaların kullandığı olağanüstü üreme yöntemi, Allah'ın canlıları ne denli üstün tasarımlarla yarattığının bir örneğidir. Dişi Rheobatrachuslar, döllendikten sonra kendi yumurtalarını yutarlar. Ama bu yumurtalarla beslenmek için değil, onları korumak için.. Yumurtalardan çıkan iribaşlar midede kaldıkları 6 hafta boyunca sürekli gelişir. Peki iribaşlar nasıl olmaktadır da uzun zaman sindirilmeden midede kalabilmektedir?
Bunun için kusursuz bir sistem yaratılmıştır. Öncelikle anne kurbağalar, bu 6 haftalık üreme mevsiminde yemeyi, içmeyi keser. Bu sayede mideleri sadece yavrulara tahsis edilmiş olur. Ancak bir diğer tehlike, midenin düzenli olarak salgıladığı hidroklorik asit ve pepsindir. Bu salgıların normalde yavruları çok kısa sürede parçalayıp öldürmesi gerekir. Ancak buna karşı çok özel bir tedbir alınmıştır. Anne karnındaki sıvılar, yumurta kapsüllerinden, daha sonra da iribaşlardan salgılanan "prostaglandin E2" adlı salgıyla etkisiz hale getirilir. Böylece yavrular bir asit havuzu içinde yüzmelerine rağmen güvenli bir biçimde büyür.
Peki ama bu iribaşlar annelerinin midesinde neyle beslenir? Bu soruna karşı da özel bir çözüm yaratılmıştır. Bu türe ait yumurtalar, diğer kurbağa türlerinin yumurtalarına göre oldukça büyüktür. Bunun nedeni ise, yumurtaların içine yavruyu beslemek için protein yönünden çok zengin bir yumurta sarısı tabakası yerleştirilmiş olmasıdır. Bu yumurta sarısı, yavruları 6 hafta boyunca beslemek için yeterlidir.Doğum anı da kusursuzca tasarlanmıştır. Yavrular mideden çıkıp dış dünyaya adım atarken, annenin yemek borusu, aynen doğum sırasındaki vagina gibi genişler. Yavrular dışarı çıktıktan sonra ise anne yemek yemeye başlar ve mide eski haline döner. 59
Rheobatrachus Silus türü kurbağaların bu olağanüstü üreme yöntemi, evrim teorisini çok açık bir biçimde geçersiz kılmaktadır. Çünkü bu üreme sistemi, tamamen "indirgenemez komplekslik" özelliğine sahiptir. Sistemin başarılı olabilmesi ve dolayısıyla kurbağanın üreyebilmesi için, bütün aşamaların eksiksiz olması şarttır. Annenin yumurtaları yutacak ve 6 hafta boyunca da başka hiçbir şey yemeyecek bir içgüdüye sahip olması zorunludur. Yumurtalar da, mide asitlerini etkisiz hale getiren sıvıyı salgılamalıdır. Öte yandan, yumurtalara yavruların 6 hafta boyunca beslenmesini sağlayacak büyük bir yumurta sarısı tabakası eklenmesi ya da doğum anında annenin yemek borusunun genişlemesi de şarttır. Bunların hepsi aynı anda gerçekleşmezse, üreme gerçekleşmeyecek ve kurbağanın soyu tükenecektir.
Dolayısıyla bu sistem evrim teorisinin iddia ettiği gibi aşama aşama ortaya çıkmış olamaz. Dünya üzerindeki ilk Rheobatrachus Silus türü kurbağa, bu kusursuz sisteme sahip olarak var olmuştur. Bu ise elbette bu kurbağaların Allah tarafından bir anda ve kusursuzca yaratıldıklarını göstermektedir. Bu kitap boyunca incelediğimiz tüm canlılar da yine aynı gerçeği ispatlamaktadır. Tüm doğaya hakim olan üstün bir yaratılış vardır. Allah, her canlıyı son derece kompleks sistemlerle yaratmıştır ve böylelikle de bu canlıları inceleyen insanlara Kendi gücünü ve ilmini sergilemektedir. Bir ayette Allah'ın kusursuz yaratışı şöyle haber verilir.
"O Allah ki, yaratandır, (en güzel bir biçimde) kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir." (Haşr Suresi, 24)

Kör Istakozlar Evlerini Nasıl Bulurlar?

Karayipler civarında yaşayan Panulirus argus türüne ait dikenli ıstakozlar üzerinde yapılan bir araştırma, bu canlıların sadece yön tayini değil, yer tayini de yapabildiklerini ortaya koydu. Buna göre dikenli ıstakozlar, hiç bilmedikleri bir yere bırakılmış olsalar da yönlerini hatta ‘yerlerini’ bulabiliyorlar. Bu canlılar genellikle Atlantik Okyanusu’nun batısında Brezilya ile Bermuda arasında bulunuyorlar. Bazıları göçmen ama çoğu günlerini mercan kayalıklarının içinde geçiriyor. Böyle mükemmel bir yeteneğin kaynağı nedir? Bazı araştırmacılar, canlıların yön bulma yeteneklerinde dünyanın manyetik alanından faydalandıklarını düşünüyor. Bu bilim adamları, canlıların vücudunda gizemli bir pusula bulunduğunu varsayıyorlar. Ancak ıstakozların bu yeteneğini açıklamada pusula benzetmesi de yetersiz kalıyor. Yapılan araştırma ve deneyler ıstakozların, vücutlarında bir tür harita oluşturdukları ve kalkış noktasından itibaren koordinat takibi yapabildiklerini ortaya çıkarıyor. Bilim adamlarının çözemediği bu mekanizma, bir yolcu uçağındaki elektronik radar sistemleri gibi çalışıyor. Bilim adamlarını en çok şaşırtan şey ise, bu mükemmel sistemle donatılmış olan ıstakozun nispeten kompleks olmayan bir sinir sistemine sahip olması. Kuzey Carolina Üniversitesi araştırmacıları Larry C. Boles bu konuda şunları söylüyor: “Burada asıl büyük konu, omurgasızların nispeten basit sinir sistemlerine sahip olmaları. Çoğu kişi böyle bir işi yapmak için gereken zihinsel kapasitelerinin olmayabileceğini düşünüyor.” Istakozların tüm bunları başarması bir mucizedir. Allah ıstakozu yaratmış ve onu bu özel sistemle donatmıştır. Yüce Allah tüm canlıları yaratandır ve O, kusursuzca var edendir. "De ki: "Siz, Allah'ın dışında taptığınız ortaklarınızı gördünüz mü? Bana haber verin; yerden neyi yaratmışlardır? Ya da onların göklerde bir ortaklığı mı var? Yoksa Biz onlara bir kitap vermişiz de onlar bundan (dolayı) apaçık bir belge üzerinde midirler? Hayır, zulmedenler, birbirlerine aldatmadan başkasını vadetmiyorlar." (Fatır Suresi, 40)

Balık Kalbi Kendini Yeniliyor

Zebra balıkları üzerinde yapılan bir araştırma bu balıkların otomatik bir kalp yenileme sistemine sahip olduğunu ortaya çıkardı. Araştırmanın sonuçları kalp hastalıklarını tedavide kullanılabilecek. Howard Hughes Tıp Enstitüsü’nden Mark Keating liderliğindeki bilim adamları balığın kalbini tam %20 oranında kesiler. Kalbinin 5’te biri kesilmiş balıklar 1 hafta sonunda normal balıklar seviyesinde bir hareketlilliğe kavuştular. 1 ay sonunda ise yepyeni bir kalp duvarı örülmüş oldu. İki ay sonunda ise kalp üzerinde hiçbir yara izi kalmayacak şekilde yenilenme tamamlanmış oldu. Bu yenilenme sırasında kalp hücreleri arasında çok yönlü bir işbirliği yürütülüyor. İlk aşamada yaranın üzeri örtülecek şekilde kalp hücreleri üretiliyor. Bundan sonra hücrelerde kalbin eksik bölümünü dolduracak hızlı bir üreme başlıyor. Bu yenilemede en şaşırtıcı davranış ise komşu kalp hücrelerinden geliyor. Bu özelleşmiş kalp hücreleri kendi özelliklerini bir yana bırakıp farklılaşıp gerekli yerlere göç ediyorlar. Birer kök hücresi olan bu komşu hücreler gerekli bölgedeki dokunun özelliğine bürünüp başlangıçtaki karakterlerini bir yana bırakmış oluyorlar. Hücreler arasındaki bu işbirliği moleküler seviyede anlaşılabilecek olursa insanlarda kalp sıkışmaları sonucu meydana gelen doku zedelenmelerini tedavi etmek mümkün olabilecek. Ancak hücrelerin birbirleriyle haberleşmede kullandıkları “dili” anlamak günümüzün ileri bilim seviyesiyle bile yakın görülmüyor. Bu yüzden balık kalbindeki hücre işbirliği bilim adamları için önemli bir model oluşturuyor. Araştırma lideri Keating “ Bu balık, araştırmalarımızı ‘Karanlık Çağlar”dan çıkarabilir” yorumunu yapıyor(1). Bu balık canlı hücrelerdeki bilinci bir kez daha göstermiş oluyor. Şuursuz atomlardan meydana gelen ve herhangi bir düşünme yeteneğine sahip olmayan hücreler arasında böyle bir işbirliğinin sürdürülmesi, tüm bu hücrelerin ilhamla hareket ettiğini gösteriyor. Allah yeryüzündeki sayısız canlıdaki hücrelerin her birini kontrol etmektedir. Mülkün tümü O’na aittir. “Bilmez misin ki, gerçekten göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. Sizin Allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur”. (Bakara Suresi, 107) (1)

Danışma Kurulu Oluşturan Karıncalar

Karınca kolonilerindeki iş bölümü, düzen ve bu küçük canlıların birbirlerine olan bağlılıkları, günümüzde karıncalar üzerinde yapılan birçok araştırmada karşılaşılan önemli bir gerçektir. Karıncalar gibi bir arada yaşayan canlılar arasındaki bu sosyal dayanışmanın kaynağı Allah'ın üstün yaratma sanatıdır. Karınca kolonilerinin günlük yaşamları ve sosyal düzenleri incelenerek yapılan bu araştırmanın sonucunda ise karıncaların yuva yerlerini belirlerken birbirlerine danıştıkları hatta bunun için kendi aralarında özel bir danışma kurulu oluşturdukları ortaya çıkmıştır. Stephen Pratt'ın yürüttüğü araştırmada, Avrupa kıtasının karınca türlerinden biri olan leptothorax albipennis karıncalarının, yuvasız kaldıklarında nasıl davranacaklarını görmek amacıyla yuvaları yaşadıkları ortamdan alınmıştır. Bu işlem sonucunda yuvasız kalan karınca grubundan ayrılan keşifçi karıncaların, yeni yuva için uygun bir yer arama işine koyuldukları gözlenmiştir. Keşifçi karıncalar uygun olduklarını düşündükleri yerleri araştırıyor, çevre hakkındaki özellikleri belirlemeye çalışıyorlardı. Tek başlarına incelemeyi bitiren keşifçi karıncalar eski yuvalarına gidip, kolonideki diğer karıncalardan birkaçını yanlarına alarak, yeni yuvanın muhtemel yerine götürüyorlardı. Amaç aynı incelemeni bu sefer birlikte yapılmasıydı. İncelemeyi bitiren ekibin de aynı ilk karıncada olduğu gibi, eski yuvanın bulunduğu yere gidip yeni bir karınca ekibini incelemeye davet ettiği ve bunun yuva yerinde karar kılınıncaya dek sürdüğü izlendi. Pratt, başka bir karıncayı çağırmadan önce tekrar tekrar düşünüldüğünü, hatta potansiyel bir yuva mekanıyla karşılaşan bir karıncanın bu noktayı çok beğenmemesi durumunda orada daha detaylı bir inceleme yapıldığını tespit etmiştir ve bu durumu kendi sözleriyle şöyle ifade etmektedir: "Karıncalar yuva arkadaşları ile aralarında bir tür anket çalışması yürütüyorlar." Araştırmalar sırasında bir karıncanın, yuva yeri arayışı sırasında yeni bir noktaya gelip orada birçok karıncayla karşılaşması durumunda ise farklı davrandığı belirlendi. Yeni gelen karınca diğer karıncaların yuva için yeri beğenmiş olduklarına kanaat getirip, hemen yiyecek ve larvaları yeni yuvaya taşıma işine koyuluyor, böylelikle yuvanın inşasına başlanmış oluyordu. Deneyde karıncaların kendi bilgilerini yeterli görmediği, bunun için başka karıncalara danıştıkları ve bu amaçla anket benzeri bir çalışma ortaya koydukları bilim adamlarınca aktarılıyor. Bu davranışı ortaya koyan karınca, adeta satılık bir ev görmüş de ailesinin diğer üyelerinin fikrini almak için evi onlara da gösterme ihtiyacı duyan, akıl sahibi bir insan gibi hareket etmektedir. Basit bir böcek olan karıncanın, ailesinin en rahat edeceği evi aramaya girişmiş bir insan gibi davranması, üstelik tereddüt ettiği yerlerde daha uzun süre geçirmesi, çok gelişmiş bir beyne sahip olduğunu düşünmemize yol açacak kadar olağanüstü bir davranıştır. Elbette ki karıncaların gelişmiş bir beyni ve düşünme yeteneği yoktur. Peki ama karıncaların bu davranışları nasıl ortaya çıkmış olabilir? Evrimcilere göre herşey tesadüflerin eseridir ve bu desteksiz iddiaya göre karıncalar da zamanla başka canlılardan evrimleşip kendi kolonilerini kurmuşlardır. Oysa böyle bir iddia akıl dışıdır. Çünkü karıncalar arasında müthiş bir dayanışma vardır. Yani bir koloninin var olabilmesi için o kolonideki besin toplayıcı, işçi, asker, kraliçe ve diğer sayısız görevi yerine getiren karıncaların aynı anda, aynı yerde bulunmaları gerekmektedir. Yoksa koloninin hayatta kalması mümkün değildir. Yani böylesine kompleks bir sistemin tüm elemanlarının aynı anda mevcut olması gerekmektedir. (İndirgenemez Komplekslik İlkesi: Ortak bir fonksiyonu yerine getiren ve birbirlerine dayanarak işlev gören elemanların oluşturduğu sistem aşamalı gelişmelerle var olmuş olamaz. Çünkü bir parçanın eksikliği durumunda, diğerleri bir işe yaramaz, anlamsız parçalar haline gelir. Bu ilke, aşamalı evrim teorisini kesin olarak yıkmaktadır.) ABD'nin Tempe kentindeki Arizona State Üniversitesi'nde karıncaların sözde evrimini araştıran Jennifer Fewett, söz konusu deneyi evrim açısından yorumlarken, karıncaların bu olağanüstü davranışlarının kökenini açıklamaktan açıkça kaçınmaktadır: "Bu davranış modelleri, doğal seleksiyon tarafından kayrılmış olmak yerine, bireyler arasındaki karşılıklı ilişkilerin kaçınılmaz bir sonucu olarak görünmektedir. Biz bu davranışların ilk olarak nasıl ortaya çıkmış olabileceklerini incelemek yerine bu olaylara evrimci bir perspektiften bakıyoruz" Fewett'in bu itirafları, evrimcilerin kökenini açıklamakta çaresiz kaldıkları konularla karşılaşınca başvurdukları kaçış tekniklerine iyi bir örnek oluşturmaktadır. Çünkü karıncaların sahip olduğu mükemmel organizasyonda ve yaptıkları bilinçli hareketlerde ortaya çıkan aklın kökenine, tesadüflere dayalı bir teoriyle açıklama getirmek imkansızdır. Bunun farkında olan evrimciler de bu tip konularda çıkmaza girdiklerini itiraf etmektedirler. Şüphesiz canlılarda gözlemlenen bu gibi olağanüstü davranışların ve mucizelerle dolu tasarımların yaratıcısı, alemlerin Rabbi olan Allah'tır ve bu gerçek yapılan her bilimsel araştırmada bir kere daha ortaya çıkmaktadır. Allah, üstün yaratma sanatını bir ayette şöyle açıklar: "Biz gökyüzünü, yeryüzünü ve ikisi arasında bulunan şeyleri batıl olarak yaratmadık. Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Ateşten (görecekleri azabtan) dolayı vay o inkâr edenlere." (Sad Suresi, 27)

Balıklarda Sürtünmeyi Engelleyen Özel Deri

Balıkların sudaki hareketini kolaylaştırıcı birçok sistem birarada yaratılmıştır. Bu sistemlerin tasarımları ve fonksiyonları birbirinden farklıdır. Ancak biri olmadan diğeri bir işe yaramamakta, herhangi bir eksiklikte canlı ölmektedir. Balıkların pek çoğunun vücutları oldukça dayanıklı bir deri ile kaplanmıştır. Bu deri, alt ve üst olmak üzere iki tabakadan oluşur. Üst deri içinde mukus salgılayan bezler bulunmaktadır. Mukus kaygan ya da yapışkan bir yapıda olup, balığın su içindeki hareketi sırasında sürtünmeyi en alt düzeye indirmeye yarar. Dolayısıyla balıklara daha hızlı hareket imkanı verir. Ayrıca kayganlık özelliğiyle de balığın düşmanları tarafından yakalanmasını zorlaştırır. Mukusun bir başka özelliği ise hayvanı hastalık yapan organizmalara karşı korumasıdır. Bundan başka, balıkların üst derisinde keratin benzeri bir tabaka da mevcuttur. Bu tabaka suyun vücuda girmesini engelleyerek, balığın vücudundaki iç basınç ile dış ortam basıncının dengelenmesini sağlar. Eğer bu tabaka olmasaydı, içeri su girmesi nedeniyle balığın vücudundaki basınç dengesi bozulacak ve balık ölecekti. Büyük bir ilim ve kudret gerektiren bu özellikler, balıkları Allah'ın yarattığını bize kanıtlayan delillerin yalnızca küçük bir bölümüdür. Allah Kuran'da, gücünün sınırsızlığını şöyle bir örnekle bildirmektedir:

"Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç sahibidir, Azizdir." (Hac Suresi, 73-74)

Atomdaki Hayranlık Uyandırıcı Detay

Eğer proton ve elektronun elektriksel yükleri eşit olmasaydı evrendeki tüm atomlar, protondaki fazla artı elektrik nedeniyle, artı yüklü hale gelecek ve birbirlerini iteceklerdi... Atom, çekirdeğinde birbiri ile yapışık haldeki proton ve nötronlar ile çekirdeğin çevresinde hızla dönen elektronlardan oluşur. Çekirdek, nötronun yüksüz olması ve protonun artı yüklü olması sebebiyle artı yüklüdür. Elektron ise, protonun taşıdığı artı yük oranında eksi yük taşımaktadır.Eğer proton ve elektronun elektriksel yükleri eşit olmasaydı evrendeki tüm atomlar, protondaki fazla artı elektrik nedeniyle, artı yüklü hale gelecek ve birbirlerini iteceklerdi. Bunun sonucunda ise insanlar da dahil olmak üzere yeryüzündeki her şey, tüm denizler, dağlar, Güneş Sistemi'ndeki gezegenler ve evrendeki bütün gök cisimleri aynı anda sayısız parçaya ayrılıp yok olacaktı.İnsan sakin yaşamı boyunca, ne birbirini çekmekte olan atomaltı parçacıklarının, ne çekirdek etrafında hızla dönen elektronların, ne de bunların içindeki hassas denge ve güçlerin farkındadır. Bir atomun, ayrılan en küçük parçasında bile öyle nefes kesici detaylar vardır ki, tüm bunları insandan, insanın bildiği her türlü dünyevi güçten çok daha büyük bir gücün, mutlak irade sahibi olan Allah'ın var edip yarattığı açıktır.İnsan, oldukça hassas ve inceliklerle dolu bir sistemin içinde yaşamasına rağmen hiçbir zaman zorluk ve endişe içinde değildir; çünkü bu hassas sistem, kusursuz şekilde yaratılmıştır. Buna rağmen çoğu insan sahip olduğu nimetlerin farkında değildir. Eğer bu nimetlerden biri elinden alınsa, insan o zaman ne kadar aciz olduğunu ve o güne kadar büyük bir rahmetle kuşatıldığını anlayabilir. Ancak imtihan olarak yaratılan dünya hayatında önemli olan, insanın nimet ve rahmet içindeyken şükredici olması, Allah'a yönelmesidir. Bu dünya hayatının yaratılma amaçlarından biri, hangi insanların nimetleri hakkıyla takdir edebileceğini, hangilerinin gaflet içinde nankörlük edeceğini belirlemek içindir. Aklını kullanan ve iman eden bir insan için yapılması gereken, bütün bu nimetleri Yüce Allah'ın dışında bir gücün veremeyeceğini bilmek ve bunu sürekli olarak düşünerek, Allah'a şükretmektir.

Zürafa Niçin Beyin Kanaması Geçirmez?

Zürafanın başından kalbine kadar giden bölümde; yukarı çıkan ve aşağı inen damarların oluşturduğu bir U sistemi bulunur. Ters yönde akan kan damarları toplam basıncı sıfırlar, böylece canlı, ani kanamalara neden olacak iç basınçtan kurtulmuş olur.
Kalpten aşağı seviyede kalan bacak ve ayakların da özel bir korumaya ihtiyacı vardır. Zürafanın bacak ve ayaklarını saran derinin son derece kalın olması onu kan basıncının kötü etkilerinden korur. Ayrıca damarların içinde, şiddetli kan akışını dengeleyerek basıncı kontrol altına alan kapakçıklar da bulunur.
Asıl büyük tehlike ise, hayvan su içmek için başını yere kadar indirdiğinde ortaya çıkar. Normalde beyin kanamasına sebep olacak kadar şiddetli olan kan basıncı, bu durumda daha çok artar. Ama bu tehlikeye karşı kusursuz bir önlem alınmıştır. Vücutta salgılanan "sefaloraşidien" adlı sıvı devreye girer ve kalp hacmini küçülterek pompalanan kanı azaltır.
Öte yandan, hayvanın boynunda, başını aşağı eğdiğinde devreye giren özel kapakçıklar vardır. Bu kapakçıklar kanın akışını büyük ölçüde azaltır ve böylece zürafa güven içinde su içip tekrar başını yukarı kaldırabilir. Zürafanın kat kat olan damarlarının kalın olması da, yine bu yüksek basınç tehlikesine karşı alınmış bir tedbirdir.
Zürafaların Başı Neden Dönmez?
Zürafalar, başlarını aşağıdan yukarı kaldırmak için çok fazla zaman harcarlar ve bu yüzden kanın beyne gitmesi için vücutlarında kusursuz bir sistemin olması gereklidir. Bu sistem, çok güçlü bir pompa biçiminde çalışan kalp ve insandakinin iki katından daha fazla olan kan basıncından oluşur. İşte böylelikle zürafalar, bayılma nöbetlerinden korunmuş olurlar.
Nitekim zürafa başını kaldırdığında, baştaki kan damarları neredeyse bütün kanı yanaklarına, dillerine ya da deri gibi başın diğer bölümlerine aktarmaz; sadece beyne akması için yönlendirir. Aynı zamanda, hayvanın kalın derisi ve şahdamarındaki olağandışı bir kas -ki damarların genellikle kasları olmaz- kanı baştan kalbe geri taşıyan damara baskı yapar. İşte zürafa, insanlarınkinden çok daha iyi bir bayılmayı engelleyen mekanizmaya sahip olarak yaratıldığı için bayılmaz.Zürafanın, ilk doğduğu anda, tüm vücuduna göre kalp ve dolaşım sistemi tasarlaması ve olabilecek tehlikelere karşı önlem alması mümkün değildir.Musevva olan Allah, diğer canlılar gibi zürafayı da tüm ihtiyaçlarına göre şekilleyip düzenlemiştir.

Afrika Kuşlarının Yardımlaşması

Sürüler halinde hareket eden Afrika kuşları da birbirleriyle son derece uyumludurlar ve oldukça çarpıcı bir yardımlaşma örneği gösterirler. Bu kuşların temel besin kaynaklarını, üzerlerine kondukları ağaç dallarında bulunan meyveler oluşturur. Dalların uç kısımlarında bulunan meyvelerden beslenmek ise ilk bakışta bu kuşlar açısından oldukça zordur. Çünkü meyveler, dalların en uç bölümünde yer aldığından, sürünün ancak meyvelere yakın olan kısımlarına konabilen üyeleri bunlardan beslenebilecek, geri kalanları ise, hem dal üzerinde konabilecekleri yeterli yer bulunmadığından hem de meyve sayısının az miktarda olmasından dolayı aç kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır. Ancak durum bu şekilde gerçekleşmez. Birlikte hareket ederek ağaca yönelen Afrika kuşları, sanki aralarında anlaşma sağlamışlar gibi dalların üzerine sırayla konarak, yanyana gelecek şekilde dizilirler. Dalın ucunda bulunan meyvelere en yakın yere konmuş olan kuşlar, kopardıkları meyveyi sıra ile yanlarındaki diğer koloni üyelerine vererek, meyvenin ağızdan ağıza taşınmasını ve böylece dalın en dip kısmında bulunan diğer Afrika kuşlarına ulaştırılmasını sağlarlar. Tüm sürüdeki kuşların buldukları meyveleri öncelikle kendilerine ayırmaları beklenirken, bu hayvanlar kusursuz bir düzen ve disiplin içerisinde, sürünün beslenmesi için olabilecek en uygun yöntemi uygularlar. Dal üzerindeki bu sıralanışta kuşlardan hiçbiri bu düzeni bozacak bir tavır içerisinde bulunmaz. Ancak yapılan bu yardımlaşma, yine de tüm sürünün bir kerede beslenmesine olanak sağlamaz. Çünkü kuşların üzerine kondukları daldaki meyveler, genelde sürünün içerdiği sayıdan çok daha azdır. Bu yüzden kuşlar her ne kadar topladıkları meyveleri ağızdan ağıza geçirmek suretiyle birbirlerine nakletseler de, sürünün bir bölümü yeterli meyve olmadığından aç kalacaktır. Halbuki Afrika Kuşları dala her yeniden konuşlarında, dalların meyvelere yakın olan kısımlarına bu sefer sıranın en sonunda kalmış ve yeterince beslenememiş olanları konar ve dağıtım işine ilk önce onlar başlar. Bu fedakarlık örneği kuşların Allah'ın ilhamıyla hareket ettiklerinin bir delilidir.Hiç şüphesiz, afrika kuşlarının bu yardımlaşması Allah'ın, Kasim (nimetlerini adalet içinde taksim edip herkese nasibini veren) isminin tecellisidir.

Senin Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında maişetlerini aralarında Biz paylaştırdık ve onlardan bir bölümü (diğer) bir bölümünü 'teshir etmesi için, bir bölümünü bir bölümü üzerinde derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti; toplayıp-yığdıklarından daha hayırlıdır. (Zuhruf Suresi, 32)

Havanın Yoğunluğundaki Mükemmellik

Atmosferin rakamsal değerleri sadece bizim solunumumuz için değil, mavi gezegenin mavi olarak kalması için de önemlidir. Havanın yoğunluğu deniz seviyesinde, litre başına bir gram civarındadır. Havanın, deniz yüzeyindeki akışkanlığı ise, suyun elli katı kadardır. Herhangi bir değer gibi görünen bu rakamlar, gerçekte insan yaşamı için hayati önem taşımaktadır. Çünkü hava soluyan canlıların var olabilmesi için, atmosferin genel karakteristik özelliklerinin -yoğunluğu, akışkanlığı, basıncı vs.- şu anda sahip oldukları değerlerle aynı olmak zorundadır. Nefes alırken ciğerlerimiz "hava direnci" adı verilen bir güce karşı enerji kullanırlar. Hava direnci, havanın harekete karşı gösterdiği durgunluk eğilimidir. Ancak bu direnç, atmosferin özellikleri sayesinde çok zayıftır ve ciğerlerimiz kolaylıkla havayı içeri çekip dışarı itebilirler. Bu direncin biraz artması ise, ciğerlerimizin zorlanmaya başlamasına neden olacaktır. Buradaki mantık şöyle bir örnekle açıklanabilir: Bir enjektörün iğnesinden su çekmek kolaydır, ama aynı iğneyle bal çekmek çok daha zordur, çünkü bal sudan daha az akışkanlığa ve daha yüksek bir yoğunluğa sahiptir. Atmosferin yoğunluk, akışkanlık, basınç gibi değerleri biraz farklılaşacak olsa, nefes almak bizim için bir enjektöre bal çekmek gibi zorlaşacaktır. Bu durum karşısında "o zaman enjektörün iğnesi kalınlaşabilir" diye düşünmek, yani akciğer kanallarının genişletilmesinden bahsetmek ise yanlıştır, çünkü o zaman ciğerlerde bulunan ve çok geniş yüzey alanına sahip olan küçük kanalcıklar iptal olacaktır. Bu durumda ise, ciğerlerin hava ile temas eden alanı çok küçülmekte ve ciğerler vücut için gerekli olan oksijeni alabilecek yapıdan uzaklaşmaktadır. Havanın yoğunluk, akışkanlık, basınç gibi değerlerinin mutlaka belirli bir aralık içinde olması şarttır. Bugün soluduğumuz havanın sahip olduğu değerler ise, tam bu dar aralığın içindedir. Mavi Renk Atmosferin rakamsal değerleri sadece bizim solunumumuz için değil, mavi gezegenin "mavi" olarak kalması için de önemlidir. Eğer atmosfer basıncı şu anki değerinden beşte bir kadar azalsa, denizlerdeki buharlaşma oranı çok fazla yükselecekti. Atmosferde çok yüksek oranlara varacak olan su buharı, tüm Dünya üzerinde bir "sera etkisi" oluşturarak gezegenin ısısını aşırı derecede yükseltecekti. Eğer atmosfer basıncı şu anki değerinden bir kat daha fazla olsa, bu kez de atmosferdeki su buharı oranı büyük ölçüde azalacak ve Dünya üzerindeki karaların tamamına yakını çöl haline gelecekti. Ancak bu ihtimallerin hiçbiri gerçekleşmez, çünkü Allah Dünya'yı, Güneş Sistemi'ni ve onun içinde bulunduğu evreni kusursuz bir yaratılışla var etmiştir. Dünya üzerindeki tüm dengeleri bizim yaşamımızı sürdürebileceğimiz gibi birbiriyle uyum içinde yaratmıştır. Allah'ın bu kusursuz yaratışı Kuran'da haber verilmektedir. Buna karşılık insanların da akıllarını kullanarak bu örnekler üzerinde düşünüp Allah'ın yaratışını takdir etmeleri gerektiği de şöyle bildirilmektedir: "Allah O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti; onları görmektesiniz. Sonra arşa istiva etti ve güneş ile aya boyun eğdirdi, her biri adı konulmuş bir süreye kadar akıp gitmektedirler. Her işi evirip düzenler, ayetleri birer birer açıklar. Umulur ki, Rabbinize kavuşacağınıza kesin bilgiyle inanırsınız. Ve O, yeri yayıp uzatan, onda sarsılmaz-dağlar ve ırmaklar kılandır. Orada ürünlerin her birinden ikişer çift yaratmıştır; geceyi gündüze bürümektedir. Şüphesiz bunlarda düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır. Yeryüzünde birbirine yakın komşu kıtalar vardır; üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar da vardır ki, bunlar aynı su ile sulanır; ama ürünlerinde (ki verimde ve lezzette) bazısını bazısına üstün kılıyoruz. Şüphesiz, bunlarda aklını kullanan bir topluluk için gerçekten ayetler vardır." (Rad Suresi, 2–4)

Kış Uykusu Boyunca Erimeyen Kemikler

“…Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?...” (Bakara Surei, 259) Canlılar uzun süre hareketsiz kaldıkları takdirde, kol ve bacak kemiklerinde zamanla erime başlar. Peki kış uykusuna yatan ve aylarca hareketsiz kalan siyah ayıların kemikleri neden erimez? Canlıların vücutları incelendiğinde, muazzam detaylarla donatılmış bir sistemle karşılaşılır. Örneğin canlıların iskelet yapıları, bu sistemlerden biridir. Her canlıda ihtiyacına yönelik olarak farklı bir sistemle yaratılmış olan iskelet yapı, hayat boyu yapılan tüm hareketleri hatasız ve mükemmel bir biçimde yerine getirebilmeyi sağlar. Kemiklerdeki üstün yaratılışı Allah, Kur’an-ı Kerim’in Bakara Suresi’nde şöyle bildirmiştir: “...Kemiklere de bir bak nasıl bir araya getiriyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz?...” (Bakara Suresi, 259) Siyah ayıların bedenlerindeki kusursuz sistem de kemiklerdeki üstün yaratılış örneklerinden biridir. Eğer bir canlı uzun süre hareket etmez, vücut uzuvlarını kullanmazsa kemiklerinde erime başlar. Normal koşullar altında bu durumun kış uykusuna yatan canlılarda da oluşması gerekir. Ancak siyah ayılar üzerinde yapılan bir araştırma, bu canlıları aylar süren kış uykularında kemik dejenerasyonuna karşı koruyan bir sistemin varlığını ortaya çıkarmıştır. Aynı zamanda bu araştırma fiziksel aktiviteden yoksun kalan ve kemik hücresi kaybı yaşayan kişilerin tedavisi için de bir ilham kaynağı haline gelmiştir. Uyku Esnasında Sabit Kalan Kemik Üretimi Houghtan’da bulunan Michigan Teknoloji Üniversitesi’nden bazı bilim adamları üç ile beş ay arası kış uykusuna yatan Ursus Americanus türüne ait ayılar üzerinde bir takım gözlemlerde bulundular. (Seth Donahue et. al, “Bone formation is not impaired by hibernation (disuse) in black bears Ursus americanus“ The Journal of Experimental Biology, 1 Aralık 2003, vol 206, sf. 4233) Araştırmacılar bunun için beş adet ayının kemik metabolizmasıyla ilgili genlerindeki açılıp-kapanmalar üzerinde odaklandılar. Donahue ve arkadaşları çalışmalarının sonunda, ayılardaki kemik üretiminin sabit kaldığını ve hatta ayıların tekrar aktif hale gelmesiyle bu üretimin zirveye ulaşabildiğini ortaya koydular. Çalışma, ayıların kemiklerinde yaşlanmaya bağlı zayıflama ve incelme ortaya çıkmadığını da gösterdi. Nature dergisinde yayınlanan bir başka araştırma yazısında ise aynı türe ait ayılar üzerinde yapılan incelemeler, bu canlıların kış uykusu boyunca diğer canlılara nazaran çok az kas kaybettiklerini de göstermiştir. (Henry J. Harlow et. al “Muscle strength in overwintering bears“ Nature, 22 Şubat 2001, sf. 997) 4 yıl boyunca Ursus Americanus türüne ait ayıları inceleyen bilim adamları, ayıların, beş aylık kış uykularının sonucunda kas güçlerinin sadece % 22’sini ve proteinlerinin sadece % 10 ila 15’ini kaybettiklerini hesaplamışlardır. Buna karşılık, aynı süreci yatağında geçirecek bir insanın, kas gücünün % 85’ini ve proteinlerinin % 90’ını kaybedeceği belirtilmektedir. Kemik Hücreleri Erimekten Nasıl Korunuyor? Ortalama bir siyah ayının ağırlığı 40 ile 285 kg arasındadır. Aylar boyu hareketsizce yatan bu ayıların kemikleri de, bu oldukça fazla miktardaki ağırlığın altında kalır. Normalde bu canlının kemiklerinin son derece güçsüzleşmesi ve kırılma noktasına gelmesi gerekirken ayılar, Yüce Allah’ın dilemesiyle hiçbir problem yaşamazlar. Kemiklerin erimekten ve güçsüzleşmekten nasıl korunduğunu araştıran bilim adamları, bu canlıların bedeninde bulunan ve kemiğin ana maddesini oluşturan kalsiyumun, son derece verimli bir dönüşüm döngüsüne tabi olduğunu bu sayede kemiklerin zarar görmediğini ve korunduğunu belirtiyorlar. Aynı canlı metabolizması kas kaybını da oldukça düşük seviyelerde tutmaktadır. Donahue ve ekibinin bir sonraki hedefi ise, insan ve ayılarda kemik üretimiyle ilgili iki hormonun yapılarını karşılaştırarak insanlarda kemik tedavisinde yeni yöntemler geliştirmek. Aynı Şartlar Altında Bir İnsanın Durumu Ne Olur? Hastanede yatmakta olan felçli insanlar bu bakımdan büyük ölçüde bakıma muhtaçtırlar. Hemşireler gün içinde onları hareket ettirir, ağırlıklarının bedenlerinin farklı bölgelerine denk gelmesini sağlar ve böylelikle meydana gelebilecek çürümeleri engellemeyi hedeflerler. Bir insan bir gün bile hareketsiz kalamadığı halde ondan defalarca ağır bir canlının haftalar, aylar boyunca yemeden içmeden uyuması ve bu süreç sonucunda hiçbir kemik ve kas rahatsızlığı çekmemesi tam anlamıyla bir mucize oluşturmaktadır. Çünkü felçli insana hemşirelerin, doktorların yaptığı bakımı, ayılara otomatik olarak sağlayan bir sistem bulunmaktadır. Ayrıca kemik hücreleri kalsiyumu son derece verimli şekilde kullanacak bir faaliyet süreci ortaya koyarken, aynı ayı metabolizması kas kaybını da oldukça düşük seviyelerde tutmaktadır.
 

Design in CSS by TemplateWorld and sponsored by SmashingMagazine
Blogger Template created by Deluxe Templates